Heidegger’den Sartre’a Sahte Dasein
ve Psikoanaliz(*)
Journal of Phenomenologic
Psychology,
1997, sayı 28(1), sf 42-65 de yayınlanmıştır.
Özgün
olmak ne anlama gelmektedir? Belki de bu soru kimsenin hiçbir zaman yeterince
yanıtlayamadığı bir sorudur. Varoluşsal özgünlük sorusu, var olmanın anlamı
kadar ele gelmez bir soru olarak bir yanıt için yanıp tutuşmaktadır.
Heidegger’in varoluşsal (egzistansiyel)
ontoloji bağlamı içinde, Dasein’ın
özgünlük için yaptığı mücadelenin araştırılması, bu makalenin merkez odağı
olacaktır. Heidegger, öncelikle varlıkların (Seiende) doğasından ziyade Varoluş (Sein) sorusu ile meşgul olmuş olsa da, felsefe ve psikoloji arasındaki
ara yüzey ile de derinden ilgilenmiştir. Heidegger’in İsviçreli psikiyatr
Medard Boss ile yakın arkadaşlığı iyi bilinmektedir. Boss'un daveti üzerine
Heidegger, Zürih’te on yıldan fazla bir süre boyunca psikiyatrlara, kendisinin
Dasein’ın varoluşsal-ontolojik olarak ele alınışı ve bunun psikoloji pratiğe
teorik uygulamalarının nasıl olabileceği konusunda seminerler vermiştir. Dasein
Analizinin kurucusu olarak Boss, Heideggerci felsefenin Avrupa’da akıl sağlığı
mesleğine tanıtılmasında, devamında da 1950’ler ve 1960’ların Amerikan
varoluşsal psikoloji hareketine doğru yol almasında etkili olmuştur. Heidegger
yayınlanan seminerlerinde Boss, Heideggerin, kendi düşüncesinin, psikiyatrik
nüfus da dahil olarak insan ızdıraplarına faydalı olmak için salt felsefesel
sorgudan ayrılabileceği umudunu dile getirdiğini belirtmektedir (Boss,
1978-1979; Richardson, 1993; Guignon 1993).
Heidegger’in
psikoanalize karşı ilgisizliğine rağmen, (bkz. Craig, 1988; Richardson, 1993),
onun Dasein kavramlaştırmasın, psiko-analitik düşünceye doğrudan ve anlamlı
katkıları olmuştur. Heideggerci teorinin ontolojik söylemi ve psikodinamik yaklaşımların ontik söylemi arasında potansiyel kavramsal
zorluklar bulunmakla birlikte, Heidegger’in varoluşsal ontolojisi, bilinçsizlik
ontolojisi ve özgünlük sorusunun anlaşılması için derin çıkarımlara sahiptir.
Psikolojinin,
ontoloji olmadığı ve bu ikisi arasındaki kavramsal bağın gayri meşru olduğu
iddia edilebilir. Husserl (1950) ontolojik psikoloji çalışmaları (bk. Cartesian Meditations, § 59) ile arka
planda dururken, insanlık durumunu anlamamızın yapısal bir ontoloji içinde
temellendiği kabulüne sahip Hegel için bu iddia bir problem oluşturmaz.
Hegel'in Mantık Bilimi’nde (Science of
Logic) (1812) kapsamlı bir şekilde ana hatları çizildiği gibi düşünce,
böylesi ontolojik yapılar olmaksızın mümkün değildir; daha açıkça, düşünce
kendini yeni doğmuş salt öznellik olarak bulmak üzere, bilincin ortaya
çıkmasının en ilksel zeminidir. Bu durumda, usun, zorunlu olarak temelde yatan
ontolojiyi gerektiren bilincin bazı ilk formlarıyla birlikteliği muhtemeldir.
Hegel’in gösterdiği gibi, öznellik için düşünce mümkün kılan zorunlu koşul olarak böyle bir ontolojik zemin olmaksızın,
düşünce, mevcut olamazdı. Ancak, ontolojik-ontik terminolojiyi veya
birbirlerinin yerine kullanılabilirlermiş gibi ele alarak iki anlamlı konuşmak
istemiyorum. Amacım, ontolojik/ontik ve varoluşsal/varolumsal
(existential/existentiell) arasındaki çizgiye açık bir saygı ile
ilerlemektir.
Heidegger
(1927) için, "Varoluşun anlaşılması,
bizzat Dasein’ın Varoluşunun kati bir özelliğidir. Dasein ontolojiktir, ontolojik olan Dasein, içindeki ontik
Dasein'dan ayırt edilir" (s. 12). Varoluşları ilgilendiren ontik ve varoluş
yollarını ilgilendiren ontolojik olan, kendilerinin apofantik
ve hermeneutik
göndermeleri sayesinde ayırt edilirler. Varoluşsal (existential) anlayış,
mamafih, varoluşun ontolojik yapılarının anlaşılmasıdır, bu, Dasein’ın ne
olması gerektiğidir ve varolumsal (existentiell) anlayış, kişinin kendi kendini
anlamasıdır ki bu da, kendi yolunu veya ne olduğunu anlaması anlamına gelir.
Heidegger ontolojik olanı, ontik olandan ayrı kılarken, ontik olan sadece
ontolojik olana göre mümkün olabilmektedir; böylece, toplumsal ve bireysel
pratiklerimiz bir ontolojiye vücut vermektedir (Dreyfus, 1991).
Heidegger
için, özgünlük zamana bağlı benzersiz bir yapı ve bir imkanın ortaya konma
sürecidir. Özgünlük, etkin, uygun, düşündürücü, dinamik ve ereksel bir var olma
durumudur - sakin bir potansiyellikle filizlenen bir vesiledir (Guignon, 1984,
1993). Böylece, özgünlük, kişinin imkanları haline gelme sürecidir; ve doğal
olarak idyosinkratik (tutkun) ve
benzersiz bir şekilde özneldir. Genellikle, kendiliğin özgün ve özgün olmayan
kipler arasında gidip geldiğini söyleyebiliriz, bu, hakiki özgünsüzlüğün sadece
kendi hakiki özgünlüğünü bulmak için geri planda durmasıdır. Dolayısıyla kendilik (zatlık), kendi yokuşunda kendi imkanlarını ve
Varoluşunu oluşturan ontolojik öncelikleri öğrenme yolunda bir çok şekle
katılmaktadır. Belki de kendilik, bu karşı duruşlu ayrımın ötesindedir; sadece
her neyse odur. Belki de özgünlük bireyin ötesindedir; bunun için nihayette
Varoluşun kendisini oluşturan ontolojiye aittir.
İnsanoğlu, kendini ortaya koyarken inatçıdır;
kendini özgün olmaksızın ifşa etme ihtiyacı içindedir. Gündelik varoluşun
olağan kipleri içinde Dasein kendi peçesini sadece açmakla kalmaz, bunu sahte
bir biçimde yapar. Fakat Dasein için, sahte olmak ne anlama gelmektedir? Yani,
özgünsüzlüğün gelişmesini etkileyen koşullar nelerdir? Bu bağlamda, gerçeklik
ve sahtelik kendi epistemik gerçekliklerinin ifadeleri içinde değil, fakat
kendilik durumlarının özgün ve özgünsüz ortaya konulmasına göre görülmektedir.
Bu açıklama kabul edildiğinde, Dasein’ın ontolojik yapılarının bizzati sahte
olması mümkün mudur? Dasein’ın Varoluşu, Dasein’ın dünyalı-Varlığının sahtelik
olmasını önceden belirleyecek kadar -eksikli bir dünyaya, düşmüşlük ve özgünsüzlük
ile- ayıplı bir dünyaya atılmış olabilir mi? Dünyalı olmanın bizzat kendisi,
Dasein’ın var olma kiplerini ve kendiliğin içinde ortaya konulduğu yolları
da etkileyerek, hangi dereceye kadar özgün olmayan muhtelif Varoluşsal kiplikler
halinde yapısal olarak farklılaştı? Kişinin kendisi olmasının ızdıraplarının,
özgünlük ve özgünsüzlüğün deneysel kipleri içinde dolambaçlı olarak yol alan
diyalektik bir gidişatı kuşattığını, içinde vuku bulduğu bu sürecin özgün
bir süreç olduğunu göstereceğim; Bu, bu durumun, imkana-doğru-yol-alan-Varoluş
olarak Dasein’ın kendisinin zorunlu önsel yapısı olması anlamına gelmektedir.
Dasein ve Düşmüşlük
Heidegger,
“Varoluş ve Zaman” (Being and Time), (1927) felsefik
incelemesinde, Dasein olarak kendiliğin, bir
dünyanın parçası olarak mevcut olan insanın somut olarak nasıl var olduğunun
varoluşsal bir ontolojisini sunmaktadır.
Dasein’ın
dünyada-Varoluş olarak kendini orijinal açığa vurması, kişinin "Dünyada"
(dünya-üzerinde) bir çevrede (Umwelt) ve "onun ile-beraber-Var-olarak”
(dünya-ile) diğerleri ile (Mitwelt)
ve kendinle beraber (kendi-dünyan) (Eigenwelt)
olmak gibi ontolojik olarak beklenmedik bir olay içine düşmesi anlamına
gelmektedir ki bu, kişinin derhal zihin uğraşıları ve alakaları içine verilmiş
olup, dünyaya tüm katılım, yüklenim, ve somut dahilliğinin temelini
oluşturmaktadır. Böylece, dünyanın kendisi Dasein’ın Varoluşunun oluşturanı
olmaktadır; "Dünyada-Varoluş, Dasein’ın zorunlu bir önseli olarak, Dasein’ın bir durumudur, ancak Dasein’ın Varoluşunu
tamamen belirlemek için de yeterlilikten uzaktır" (s. 79). Heidegger,
Dasein’ın Varoluşunun önsel olarak özel bir karakter yüklendiğine ve özgün ve
özgün olmayan ortaya koyma kipleri içinde mevcut olduğuna açıklık
getirmektedir.
Dasein
vardır, diye yazmaktadır. Daha da ötesi, Dasein her defasında içinde benim
kendim olduğum Varoluştur. Kendimlik herhangi bir varolan Dasein’a aittir, ve
Dasein’a, özgünlük ve özgünsüzlüğü mümkün kılan koşullar olarak, aittir. (s.
78)
Dasein’ın
açığa vuran kipleri hali hazırda yapısal olarak Dasein’ın Dünyalı-Varoluşu
içinde oluşturulmuştur. Mamafih, onlar sadece özgünlük ve özgünsüzlüğü mümkün
kılan Varoluşsal koşullardır. Heidegger, ortaya koymanın bu iki kipinin bir
sahipliğe sahip olması gerektiğini göstermektedir; bu, onların zorunlu olarak
öznel, tekil Dasein’a ait olmasıdır. Amaçlarımız için, dünyada-Varoluş olarak açığa vurulan ontolojik ve Varoluşsal
boyutlardan oluşan Dasein, Kendilik (zatlık) bağlamında anlaşılmalıdır.
Heidegger,
Dasein’ın bifiil özelliğinin, insanoğlunun zat (kendi) olarak çıplak
"oradalığı", kişinin "onlar"ın umumiliğine atılmış gibi
terkedilmişliği olduğunun altını çizmektedir. İnsan varlıklar kendilerini
dünyada-Varoluşun gündeliği içinde ortaya koyarken, kendilerinin bir
ön-değerlendirmesi veya seçimi olmaksızın bir çevre içine atılmış olduklarını
ve tanımı gereği halihazırda kendilerinin Varoluşlarını oluşturan şans
faktörlerine terk edilmiş olduklarını keşfetmektedirler. Dolayısıyla,
Dasein’ın, kişinin kendini gündeliğe ait olarak ve Das Man olarak
ortaya koyması gibi temel bir eğilimi vardır.
Das Man, "onlar" arasında biri
olmak, Dasein’ın ontolojik kaderidir. Dünya, birinin diğerleri ile müşterek
yakınlık içinde paylaştığı bir dünyadır. Böylece, Dasein’ın müşterek yapısı,
kendini, ortadan kaldırılamayan bir katılıma, açıkçası, onlarlığa ödünç verir. Dasein’ın müştereklik özelliği sayesinde,
toplumun pragmatikleri tarafından belirlenen bir dünyaya ve Dasein’ın
etkinliklerinin yapısını oluşturan gündelik alakalarına katılmamazlık
yapamayız.
Heidegger
için, özgünlük sorusu üstü kapalı olarak Dasein’ın, özen ve endişe olarak
Varoluşsal karakteri ile yakın hale gelmektedir.
Eğer
Dasein-lı olma, varoluşsal olarak Dünyada-Varoluş için esas olarak sürüyorsa,
bu durumda... (Dasein-li olma) özen olgusu terimleri içinde yorumlanmalıdır,
demektedir; bunun için, genel olarak Dasein’ın Varoluşu "özen"
şeklinde tanımlanmalıdır. (s. 157)
Dasein’ın
çevreyle ilişkisi pratik alakası, Dasein’ın müşterek dünyayla ilişkisi kişisel
alakası kadardır. Heidegger’in açıkladığı kadarı ile, bu alaka biçimi,
gündeliğe ait olarak zorunlu olarak nihayette özgünsüz kiplere yol açacaktır.
"Anonim birisi" olarak, kendiliğin biricikliği yayılarak dağılacak ve
kişilik-dışılık ve "vasatlık" içinde kaybolacaktır.
Bir
diğeri için olmak, bir diğerine karşı olmak veya olmamak, bir diğeri tarafından
onaylanmak, bir diğerini "konu" haline getirmemek -bunlar endişenin
mümkün yollarıdır. Ve aynen, bunlar eksikli ve en sonunda birbirinden farksız
olarak adlandırılan bir-diğeri-ile-Varolmanın gündelik, ortalamayı tanımlayan
kipleridirler. (s. 158)
Heidegger
Dasein’ın ontolojik oluşumu içinde diğer bir yapısal öğeye ağırlık vermektedir,
bu "düşmüşlük"tür.
Bu, insan varlıkların kendilerini, mevcut alakalar ve zihin uğraşılarının
gündeliği içinde kaybetmelerinin evrensel eğilimidir ki; tek yaptığı, düşkün
Das Man’ı salt "eldeki-mevcudiyet"e indirecek derecede kendilerini
kendilerinin kişisel ve biricik gelecek imkanlarına yabancılaştırmaktadır.
Heidegger demektedir ki; bu "içinde
emilme..." daha ziyade "onlar"ın umumi-liği içinde kayıp-olma
özelliğindedir. Dasein ilk elden kendisinden, Kendisi olarak Varoluş özgün
potansiyelliğinden uzağa düşmüş ve 'dünya'ya düşmüştür (s. 220).
Bir
taraftan, gündelik ve düşmüşlük Dasein’ın ontolojik ve doğal ön konumlanışları
ve böylece onlara bağlı herhangi bir değer yargısından mahrum iken; onlar,
ancak kimsenin kaçınamayacağı veya yadsıyamayacağı özgünsüzlük kipleridirler.
Birinin bunlara özgün olmayan kiplerde katılma derecesinin, her halükarda,
sahteliğin Varoluşsal mevkii üzerinde doğrudan yataklıkları vardır. Sürekli bir
özgünsüzlük kipi olarak, Dasein’ın sahteliği, "Varoluşun tüm imkanlarının
aşağıya çekilmesi" şeklinde kendini ortaya koyar hale gelmektedir (s.
165). Dasein’ın düşmüşlüğü en göze çarpan haliyle boş konuşma, merak, ve
muğlâklık aracılığıyla dışa vurmaktadır. Dedikodu, söylemin özgün olmayan
biçimi olarak, duyulmuş olanın ve söz konusu konunun umum tarafından kabul
edilmiş olan zeminlerinin veya geçerliliğinin eleştirel bir incelemeye tabi
tutulmaksızın basitçe tekrarlanan kullanımıdır. Boş konuşma sadece uzlaşımsalın
tekrarlanması, umumun yorumlarının üstün körü kabulüdür. Düşkün Das Man,
gerçeklik veya olgu olarak âmaca kabul edilen öncelleri anlama ile alakalı
değil, fakat "anonim bir"in umumi klişelerinin tekrarlanması ile
alakalıdır. Merak, dedikoduya paralel olarak sadece heyecan, hoşça vakit
geçirme, ve malumatın basitçe biliniyor olmasını sağlayarak, Dasein’ın yeninin
keşfi amacıyla, çevrelerimizi keşfetmeye karşı duyduğu doymaz açlığı çıtanın
altına çeker. Merak, dolayısıyla, özgün anlama ihtiyacı tarafından motive
edilmemektedir; sadece endişenin, özgün olmayan bir biçimidir. Muğlâklık, her
halükarda, neyin içten anlayış içinde açıklandığının ve neyin açıklanmadığının
belirlenmesini imkansız kılan, "onlar" tarafından saçılan şüpheli
yapıda bir malumattır. Bu Muğlâklık, umumi dedikodu çerçevesinde olduğu kadar
diğer-biri-ile-Varolmaya ve Dasein’ın kendine-doğru-Varolmasına, dolayısıyla,
özgün olmayan ilişkinliğe de gönderme içindedir.
Bu
noktada, Dasein’ın sahteliği ile neyi kast ettiğimiz biraz daha fazla
aydınlatmalıyız. Heidegger Gerçekliğin
Özü, (1949) denemesinde Yunanlıların aletheia anlayışına, açığa vurma veya
gizlememe şeklinde açıklık getirmektedir. Gerçeklik saklılığından sadece, gizlememe için bir
boşluk açıldığında sıyrılabilmektedir. Aynı şekilde, her bir boşluk bilinir
kılınacak gerçeklik için potansiyelliği ortaya koymaktadır, buna karşıt olarak,
bu gerçekliğin içinde olan bir kapama, ancak gizlemenin peşinden gidildiğinde
açığa çıkartılabilir. Kapamanın içinde böyle bir açma hareketinin
mevcudiyetinin altında, gerçekliğin doğasının diyalektik olarak katılımı
yatmaktadır. Heidegger’in aletheia
analizi kabul edildiğinde, Dasein nasıl sahte olabilmektedir? Bu bakış
açısında, gerçeklik ve sahtelik, kendilerinin epistemolojik mevkilerinin
terimleri içinde değil, Dasein’ın ortaya konuşunun saklanmayan durumlarına
referans halindedirler. Dolayısıyla, anonim bir, düşkün Das Man’ın vasatlık olarak,
gündelik hayatın "onlar"ı ile özdeşleşmesi sıkışmış Dasein’a doğrudan
bir imadır. Varoluşun bu özgünsüz kipi Dasein’ın talep ettiği ontolojik
yükümlülüklerden geri çekilmedir. Bu uç kipler içinde, Dasein indirgenmiş bir
kendilik, boğulmuş bir varoluş, sahte bir Varoluştur. İlaveten, sahte Dasein
"onlar"ın içinde-Varoluş ve ile-Varoluş olarak, Kierkegaard'ın
"kalabalık," veya daha da aşağılayıcı bir şekilde, Nietzscheci
"sürü" kavramına benzer bir şekilde daha olumsuz bir varoluşsal
özellik almaya başlar. Sahtelik içine düşen Dasein kendini, özgün olarak
Dünyada-Varoluşa ve daha da anlamlı biçimde kendisi-ile-Varoluşa ve
kendine-doğru-Varoluşa karşı kapatır. Psikoanalizde bu, inkarın savunma
mekanizmasıyla temize çıkma olabilmektedir; bunun anlamı, güvenliği, bağlanmayı
kuşatan psikodinamik motivasyonlar gibi daha eski psikolojik gereksinimler veya
çatışmaların hizmetinde olarak ve Heidegger’in gösterdiği gibi
"sükunet" olarak, Dasein’ın kendisinin ontolojik yükümlülüklerini
inkar etme ihtiyacı içinde olmasıdır. Ancak Heidegger’in göstermeye devam
ettiği gibi, bu sükunet "kötüleşme"ye ve Dasein’ın kendine
yabancılaşmasına yol açmaktadır. Heidegger belirtmektedir:
Dasein
sakinleştiği, ve her şeyi "anladığı", böylece kendisini her şey ile
karşılaştırdığında, içinde Varoluş-için-(en fazla)-potansiyelliğinin ondan
gizlendiği bir yabancılaşmaya doğru sürüklenir. (s. 222)
Düşkünlüğün
beraberinde getirilen bu diyalektik çatışma ardından, özgün imkanın
"iniş" ve "somut olarak yaşama" kılığı altında ve karanlık
içinde kaybolduğu, "onlar"ın özgünsüz Varoluşlarının içine doğru
"aşağıya dalış"a yol açmaktadır. Acaba bu aşağıya doğru dalışın
Dasein’ın imkanlarının gerçekleştirilmesini sağlayan zorunlu bir diyalektik
hareket olması mümkün müdür? Belki de bu çalkantılı zorunluluk, Dasein’ın
kendine doğru, özgün hale gelme hareketidir. Dasein, kendinden uzağa düşmekten
ziyade, kendi içine düşmektedir. Ancak bu, sadece Dasein kendinden sakladığı
kendi imkanlarının farkına vardığında mümkündür. Bu noktada sormalıyız: Dasein imkanlarını,
onları özgün olarak kavramak yerine, düşkünlüğün sükuneti içine neden
kapatmaktadır? Diğer bir ifade ile, Varoluş-için-potansiyelliğini neden
kendinden gizlemektedir? Belki de Dasein korkuyordur? özgürlüğünden
korkuyordur.
2. Kötü Niyet halinde Dasein
Sahte
Dasein’ın Varoluşsal analizini sunarken, Dasein’ın temel yapısının ontolojik
olarak düşkünlüğe (düşmüşlük anlamında) yönelimli olduğunu belirlemiştik. Ancak
sahte Dasein durumunda Düşmüşlük, Dasein kendi hareket tarzını öncelikle özgün
olmayan kiplere sıkıştırdığından, böylece Varoluş-için-potansiyelliğinden
feragat ettiğinden şiddetlendirilmiş olmaktadır. Dasein potansiyelliğini neden
inkar etmektedir? Sartre’ın özgünsüzlük kavramlaştırması, Heidegger’in
Varoluşsal ontolojisinden teorik olarak değişik olsa da, Dasein’ın sahteliğinin
içine daldığı psikolojik-ontik süreçleri anlamamıza daha fazla katkıda
bulunabilir.
Heidegger’in
ve Sartre’ın Varoluşsal ontolojileri, rengârenk inceliklerle kavramsal olarak
farklı olsa de, özgünlük sorusu ikisinin felsefelerinin merkezidir.
Her
ne kadar Sartre’ın kötü niyet kavramı, Heidegger’in özgünsüz (özgün olmayan)
Dasein’ından farklı olarak tasavvur edilmişse de, kendini-kandırmanın
hizmetinde olarak insan özgürlüğünün reddi, özgünsüzlüğün meşakkatı içinde
siper alan kendilik anlayışımıza katkıda bulunmakta ve dinamik bilinçsizliğin
temelinde yatan savunmacı süreçlerin özelliklerinin psikodinamik keşfini daha
fazla öngörmektedir. Heidegger, Dasein’ın kendilikle olan ilişkinde kapsamlı
bir hermeneutik ele alış tarzı sunmaktaysa da, Sartre özgünsüzlüğün oluşum ve
korunmasına dahil olan psikolojik süreçleri daha keskin olarak zikretmektedir.
Heidegger’in ve Sartre’ın ontolojik söylemleri arasındaki farklılık ve
ıraksallıklara saygı göstererek, Dasein’ın sahteliğini, psikoanalizin birincil
görevi olan özgünsüzlüğün ontik ilişkilerinin ifadeleri içinde aydınlatmak
önemli hale gelmektedir. Bu nedenle, bu farklı terminolojilerin kelimeler
üzerinde oluşturdukları müphemlikler, Dasein’ın Varoluşsal-ontolojik yapıları ve bunların özgünsüzlüğünün varolumsal-ontik tezahürleriyle -kendilik
adına psiko-analitiğine daha fazla seslenecek olan- ilişkisi arasındaki
kavramsal köprüyü kolaylaştırma niyetiyledir.
Sartre,
büyük yapıtı Varlık ve Hiçlik (1956)
de, mauvaise foi, veya kötü niyet
kavramını tanıttı. Sartre için, bilinç Varoluştur, "doğası kendi Varlığını
sorgulamak olan bir Varoluştur ki bu Varlık kendisinden başka olduğunu ima
etmektedir" bu, "kendi Varlığının hiçliğinin bilincinde
olmak"tır, (p.86). Dolayısıyla, özgün Varlık harfi harfine
"hiç-şey"dir. Kendini olduğundan başka olarak tanımlama
başarısızlığı, kendini bir şey olarak cisimleştirmektir ve böylece, gelecekteki
aşkınlık imkanının yadsınmasıdır. Bu tür kendini-inkar özgünsüzlüğün
zirvesidir. Sartre, "inkarı dışa doğru yöneltme bilinçliliği yerine
kendine doğru döndürme. Bu tavır kötü
niyet"tir, diye ileri sürmektedir, (s. 87). Genellikle, kötü niyet
kendini-kandırma, kendine yalan ile tanımlanabilir. Fakat kendine nasıl yalan
söylersin? Sadece eğer yalan söylemek veya kandırmak için bu tür niyetlerin
olduğunun bilinçli olarak farkında değilsen. Kötü niyetli birey için, böyle bir
yalanın doğası "kendi niyeti
olarak yalancılık ile tanınmamasıdır" (s. 88). Hakiki bir yalan bir
"aşkınlık davranışı" iken kötü niyetli yalan böyle bir imkanın
inkarıdır. Bu durum, yalancının kendini kendi kendini-kandırmanın kurbanı
olarak bulduğu ve sahtelik içinde yaşadığı durumdur.
Bilinç
doğası gereği yalan ile, Diğerinden
saklanan varlığı’nı olumlamaktadır; kendi menfaati için
kendim ve Diğerinin gözünde kendim ontolojik ikiliğini kullanmaktayım. Kötü
niyet için durum aynı olamaz bu, söylediğimiz gibi, gerçekte kendine yalandır.
Kesinleştirmek için, kötü niyeti uygulayan bir kimse hoş olmayan bir gerçekliği
gizlemekte veya hoş bir gerçeksizliği sunmaktadır. Kötü niyet bu durumda
sahtelik yapısı görünümünü haizdir. Sadece herşeyi değiştiren, Kötü niyet halinde
gerçekliği kendimden saklamam olgusudur. (sf. 88-89)
Sartre’ın
kötü niyet kavramı, üstü kapalı olarak kendisinin bilinç modeline bağlıdır.
Bilincin iki seviyesini tanımıştır; (1) kasıt ve kendi-kendine-tefekkür olarak
bilinç, ve (2) ön-tefekkürcü bilinç.
İlki
olduğu gibi bilinçtir ve insan öznesi olarak kendinin farkındalığı
kuşatmaktadır. Ön-tefekkürcü bilinç, bilincin bir şekli olarak, Varoluşa
öngelen tefekkür için, bir nesnenin farkında olmaktır. Bu, Freud'un ön-bilinç
kavramına; içsel olay veya nesnenin anında farkında olmadığınız, fakat tefekkür
için bu özel nesneye dikkatiniz çekildiğinde farkına varabileceğinize,
benzerdir. Sartre, Freudçu bilinçdışı kavramını yüksek sesle boşamış; yerine
modeli Brentano'nun kasıt kavramını almıştır. Bilinç, her zaman herhangi bir
şeyin farkındadır veya o şey hakkında bilinçlidir -öne sürdüğümüz
veya tefekkür için bizden önceye koyduğumuz herhangi bir nesnenin bilinci.
Dolayısıyla, bilincin eylemsizliği yoktur; bilinç ne bir nesnedir, ne de
kendiliğinden mevcuttur. Sartre için, bilinç konumsal veya konumsal-dışı
olabilmektedir. Öne süren bilinç derhal tefekkür için öncesine bir nesne
koymaktadır. Konumsal-dışı bilinç kendiliğinden bilinçtir. Bu,
"eksiklik" Varlık içinde bir delik
olarak deneylenmektedir. Eksiklik kavramı kendisinin hiçlik kavramına bağlıdır,
ve özgürlük olarak eksikliği projelerimiz aracılığı ile doldurmaya çabalarız.
Dolayısıyla bilinç, ne olmadığıdır ve ne olduğu değildir. Sartre için, eğer ne
olduğumuza indirgenmişsek, olabileceğimizden daha fazlasıyızdır. Ne olduğumuz
özgürlüktür, ve özgürlük olarak aşkınlığızdır.
Kötü
niyet, tekil durumsal seçimlerden kendini-kandırma kalıplarına kadar muhtelif
Varoluşsal kiplikler içinde ortaya konabilmektedir veya karakter yapısı olarak
da tartışılabilir. Her halükarda, kötü niyetin çift yüzü vardır, daha
açıklayıcı olarak (1) fiiliyat ve (2) aşkınlık. Birincisi durumda, kötü niyet,
birinin fiiliyatını kabul etmekteki başarısızlıktır. İkincisinde, aşkınlık
başarısızlığıdır. Örneğin, Sartre, bir adam ile ilk defa çıkmayı kabul eden bir
kadını tasvir etmektedir ve (kadın) kötü niyeti içinde kendisinin baştan
çıkarıcı tutumunun arkasındaki niyetleri inkar etmektedir. Anın
"aciliyetini tasavvur etmek istememektedir" ve "arzunun ne için
olduğunu anlamayı yadsımaktadır" (sf. 96-97). Flörtü sırasında, partneri,
onu, acilen karar vermesini gerektirecek bir duruma sokar, ancak o bunu,
kendini bu kendini-kandırma içinde tutmak için kullandığı muhtelif yordamlar
ile uzatabilecek ve gizleyebilecektir. "amacı karar anını mümkün olduğu
kadar uzun süre ertelemektir" (s. 97). Bu örnekte, kadın bir geleceği
yansıtmakta başarısız olmuş, ve kendini durumun realitesini kaale almaktan azat
etmiştir. Kararı ön-tefekkürcü bilinç mahalli içinde kalmaktadır; bu beyle bir
geleceği yerine oturtmamayı seçmekte, böylece kendini böyle bir imkanda
aldatmaktadır. Sartre,
Partnerinin
hareketlerini sadece ne iseler ona indirgeyerek boşa çıkarmakta; bu,
hareketlerin kendiliğindenliği tarzında mevcut olmaktır. Fakat kendisi,
arzusunun zevkini çıkarmakta; kendine, arzusunun ne olmadığını anlayacağı
şekilde, aşkınlığını tanıyacağı mesafeye kadar izin vermektedir,
şeklinde
devam etmektedir. (sf. 97-98)
Kadın
kendini, olayların içinde vuku bulabileceği, kendisinin ne uyarabileceği ne de
kaçınabileceği bir şeye, edilgen bir nesneye indirgemiştir. Kötü niyet halinde,
kişi gerçekliğin eline geçirilmiştir, fakat onu bu şekilde kavramakta
başarısızdır, böylece onun gerektirdiği sorumluluktan kaçınmaktadır. Sartre
için, özgünlük veya iyi niyet kendinizi kendinize ne olmadığınız kipinde
tanıttığınızda vardır. Kötü niyetli tavır, içinde kişilerin kendilerinin
özgürlüğünden ve yükümlülüklerinden kaçındıkları durumdur, Her birinin
kendilerini kendisi-için-Varoluş’tan ziyade kendinden-Varoluş-halinde şeyler olarak
yorumlamaları ile talep etmektedir. Kötü niyetli tavır "ne olmadığım
kipindeyim," yerine, "ne olduğum kipindeyim,"dir, böylece,
kendiliğinden-bir –şeye dönüşür. Kısaca, insan amiller olarak seçim yapmalıyız.
Özgürlük içinde bilinçli olarak seçim yaptığımız ve hareketlerimizin tam
sorumluluğumuzu kabul ettiğimiz sürece, iyi niyet içindeyizdir. İnsan varlıklar
kendilerini seçimleri aracılığı ile, tanımlarlar ve yeniden-tanımlarlar.
Kararlar bir değer kaygısı içindedir, veya biz kötü niyet içindeyizdir. Bu,
bizim seçmekte başarısız olduğumuz, veya daha uygun olarak, özgün olarak
seçmeyi seçmekte başarısız olduğumuz haldır.
Sartre’ın
kötü niyet tasviri, Dasein’ın ontik pratikleri içinde yapısal olarak vuku bulan
kendini-kandırmanın psikolojik nüanslarını açığa kavuşturmaktadır. Heidegger
için, kötü niyet Dasein’ın Dünyada-Varoluşunun bir eksik kipi; daha spesifik
olarak, kendinle-birlikte-Varoluş ve geleceğinin özgün imkanları
yönünde-Varoluş olacaktı. Bu genel bağlam içinde, Dasein’ın Düşmüşlüğü kötü niyet,
kendiliğinden-kandırma ile gizlenen onlarlığın gündeliği içine geri çekilen bir
sahtelik olmaktadır.
Daha
da ötesi, kendimizi şeyler olarak tanımlayarak özgürlük olan insan realitemizi
inkar etmek, Dasein’ın kendini salt "eldeki-mevcudiyet”e indirgeme eğilimidir.
Sartre’ın
kötü niyet tarifi doğru ise, bu durumda her insan varlığı, günün birinde veya
diğerinde kendini-kandırma içindedir. Gerçekten de bu, Dasein’ın kendisinin
zorunlu ontolojik koşuludur. Dünyada-Varoluşun özgünsüz kipleri içine düşme eğilimlerimiz
nedeniyle, Dasein kaçınılmaz bir şekilde bu kabil aldatıcı pratiklere
bağlanacaktır. Sartre için, kendisi-için-Varoluş radikal sorumluluğunu zorunlu
kılan özgürlüğe mahkum edilmişizdir. Ancak, seçimler ontolojik fiiliyatımız
bağlamında yapılmaktadır ve böylece tanımı gereği, eksik veya özgünsüz ortam
tarafından tesir altına alınmaktadır. Sartre’ın konumu sonuçta Varoluş için
seçim yolu ile kendi ontolojik yapılarını aşmayı talep etmektedir. Bu hangi
dereceye kadar mümkündür?
Daha
da ötesi, gösterişli bir biçimde dinamik bilinçsizliğin en eski
motivasyonlarını inkar etmektedir. Sartre psiko-analitik projeyi ret etse de,
kendisinin özgünsüzlük betimlemeleri kişilik gelişinde ego organizasyonunun
önceliğinin psikodinamik kavramlaştırılmasına katkıda bulunmaktadır. Yine, kötü
niyetin, bilinçsiz motivasyonlar, dilekler, ve çatışmaların hizmetinde bir ret,
inkarın savunmacı biçimi olduğunu söyleyebiliriz. Sartre her Varlığın, serbest
amiller olarak özgün biçimde seçmek üzere aynı gelişme kapasitelerine ve
iç-ruhsal yapılara sahip olduğunu varsaymaktadır. Fakat bireyin özgün seçimleri
tanıma özgürlüğü, psikolojik gelişimindeki yapısal eksikler nedeni ile budanmış
ise ne olur? Kendiliğin ontolojik koşullarının önceden belirlenmesi durumuna
benzer bir şekilde, kendisi-olması, kendisinin özgünlük için tam potansiyeli
içinde çalınmış olamaz mı?
3. Sahte Kendilik
Şimdiye
dek, Dasein’ı yorumsal ele alış tarzımız, Dasein’ın Varoluşsal olarak
dünyalı-Varoluş biçiminde ortaya konuşunu önsel olarak varsayan ontolojik
olarak yapılanmış bir sahteliği kuşatan kendiliğin uğraşılarını tasvir etti.
Özgünsüzlüğe doğru önkonumlanış Dasein’ın fiiliyatı içinde vuku bulan öğesel
bir temel-yapı iken, Dasein’ın sahteliğinin spesifik psikolojik-ontik
boyutlarının daha fazla keşfini gerektirmektedir. Dasein’ın psikolojik
yapıları, kendiliğin psiko-analitik açıklanmasının yardımı ile daha berrak hale
gelmektedir, bu da giderek Heideggerci felsefeyi daha da yükseltmektedir. Freud
kendiliğin sistematik
bir teorisini sunmamış ise de, zat (self) kavramı zihnin nihai
üç-bölümlü-yapısal modelinin içinde zımnen içerilmiştir; açıkçası: Kendi, id,
ego, ve superegoun birliğidir. (bu tartışma için Bölüm 1’e bakınız.)
Hatırlayacaksınız,
çağdaş psikoanalizde, kendinin psikodinamik kavramlaştırılması öncelikle
ilişkisel teorilere ve Kohut’cu kendilik psikolojine göre kişilerarası
perspektiflerde içerilmiş iken, Freud'un klasik paradigması, nesne ilişkileri
ve zat-nesne teorileri içine intikal etmiştir. Özgünlüğün psikolojik olarak
tahlili, Dasein’ın Varoluşunun, açıkçası, sahte kendiliğin kendine özel
kipliğini incelediğimizde önemli hale gelmektedir. Kim olduğunu bilmemen,
hakiki kendilik duyumuna yabancılaştırılmış olmak neye benzer? İçten olmayan ve
yapay olarak imal edilmiş bir kimlik oluşturmuş olmak neye benzer? Kendini
gerçek olarak hissetmemek neye benzer? Psikoanalizde, sahte kendilik kavramına
filizlenen ilgi klinik literatürde gösterilmiştir (Cassimatis, 1984; Chescheir
1985; Khan, 1971; Lerner, 1985; Schacht, 1988). Özgün olmayan kendilik, veya
“miş gibi yapan” kişilik, sahte Dasein anlayışımızı daha derinleştirir.
Winnicott (1960) sahte kendilik kavramını formel olarak tanıttı. Heidegger’in
düşkün Dasein’ı konumlayışı ve Sartre’ın kötü niyet tarifi arasında bazı
paralellikler mevcut iken, Winnicott’un soruyu anlayışımıza yaptığı katkılar
özel takdiri hak etmektedir. Winnicott için, sahte kendilik çocuk-anne ilişkisi
içinde karşılaşılan, gelişimsel bir çatışmanın sonucudur. Sonuç olarak, sahte
kendilik, bilinçsizce tutulan savunmacı bir sistem olarak inşa edilmektedir.
Winnicott’un teorik çerçevesi, sonuçta anne-çocuk ikilisi kişilerarası
bağlamında dürtü teorine bağlanan bir savunma modeli içine düşmektedir. Freudçu
metapsikoloji içinde bir zemine sahip olarak, Winnicott’un sahte kendilik
kavramlaştırması esasen, çevresel taleplere yanıt olarak ortaya çıkan ego
savunmacı manevraları merkez alan bir ilişki teorisidir. Daha spesifik olarak,
çocuk-anne ortamı içinde çocuk, sadece içruhsal libidinal dürtülerle başa çıkma
mücadelesi vermektedir; ancak bu mücadele, kişilerarası ve öznelarası olgusal
alan ilişkiler matriksinin içinde vuku bulmaktadır. Dolayısıyla, ilk
nesne-ilişkilikleri aşamasında, dışsal taleplere, açıkçası, anne-kaynaklı nesne
olanlara yanıt olarak muhtelif savunmalar inşa edilmektedirler. Böylece ego
organizasyonu, çevreye adaptasyonun hizmetinde ve nesne bağlılığının
sağlanmasında olmaktadır. Bu gibi taleplere karşı tekrar tekrar gösterilen rıza
ile iç içe geçmiş kendinden-çıkan spontanlıktan vazgeçme, spontan ifade için doğal
dürtü oluşturucu empülslerin artan sayıda boğulmasına yol açmakta, böylece en
sonunda sahte kendini-geliştirme noktasına erişmektedir.
Winnicott
için, hakiki kendilik düşüncesi çocuğun, kendini-ifade için tanıma ve spontan gereksinimleri için davranma
kapasitesinden kaynaklanmaktadır. "Sadece Hakiki Kendilik yaratıcı
olabilir ve sadece Hakiki Kendilik gerçeği hissedebilir" (s. 148). Ve
Böylece anilik spontanlık merkezi
olarak kendilik kavramı, özgünlüğün kalbini oluşturan "canlılık
deneyimi"ne sahiptir. Ancak böylesi spontan hareketlerde bulunmaya
muktedirlik, "kuşatan çevre" içinde "yeterince-iyi anne"nin
tepkiselliğine uyumludur. Bu durumda, hakiki ve sahte kendiliğin nedeni
anne-kaynaklı tepkiselliğin niteliğine uygundur. Winnicott, varsayımını
aşağıdaki şekil de koymaktadır:
Yeterince-iyi
anne çocuğun omnipotansını karşılar ve bir yere kadar onu içselleştirir. Bunu
tekrar tekrar yapar. Hakiki Kendilik hayata sahip olmakla başlar, bunun yolu
çocuğun zayıf egosuna, çocuğun omnipotent
ifadelerine anne tarafından sağlanan güçlendirmedir. (s. 145)
Hakiki
kendilik sadece, çocuğun spontan ifadelerine annenin en uygun tepkiselliğinin
tekrarlayan başarılarına verilen yanıtın içinde serpilmektedir. Eğer anne
"yeterince-iyi değilse" çocuğun omnipotansını kolaylaştırmamakta ve
çocuğun spontan hareketlerini uygun yanıtlarla karşılamada tekrar tekrar başarısızlığa
uğramaktadır. Onun yerine çocuğun rızasını gerektirecek kendi hareketlerini
koymaktadır; böylece bu tekrarlayan rıza, annenin en uygun biçimde çocuğunun
gereksinimlerini duyumsama ve onları yanıtlamadaki yetersizliği nedeniyle
çocuğun sahte kendi varlığının en erken kipi için zemin haline gelmektedir.
Heidegger’in Dasein’ın egzistansiyel ontolojini
hermeneutik ele alış tarzına benzer bir şekilde, Winnicott kendinin ontolojik
yapılarına bakarak özne-nesne ayrımının önünü kesmektedir. Anne-kaynaklı elde
tutucu çevre, Dasein’ın ontolojik yapısının bir bölümüdür; Dasein’ın
Varoluşunun oluşturucusudur. Empatik akorlama, aynalama, ve en uygun
yanıtsallıktaki başarısızlık, eksik ile-Varoluş kipi, bu şekilse, sahte
Dasein’ın özgünsüzlüğünün ön-koşulu olmaktadır. Bu bağlamda özgürlük, kestirme,
hakiki kendilik gelişmesini etkiler hale gelmektedir, sanki Dasein’ın ontolojik
ile-Varoluşu farklı olmuş olsa idi, kendilik başka türlü inkişaf ettirilecekmiş
gibi bir düşünceye yol açmaktadır. Winnicott bu iddiayı desteklemektedir:
"Bu rıza, çocuk için Sahte kendiliğinin en erken aşamasıdır ve annenin
çocuğunun gereksinimlerini anlamadaki yetersizliğindendir" (s. 145).
Bu
koşullar altında, belki de sahte kendilik, bütünüyle sahte değildir, sahte
yapılar özgün yapılar olmaktadır; eksik kendiliğe rağmen Hakiki Kendiliğin
oluşturucularıdırlar. Yapısal olarak eksik Dasein olarak, özgünlük, muhtelif
ontolojik olumsallıkların tarihselliğine bağlı olarak, kendinin
dünyada-Varoluşunun ontolojik yapısı içinde diğer Dasein’lardan gelen talepler
tarafından kesilmektedir. Bu anlamda, Dasein’ın ile-Varoluşundan daha farklı
salt veya aslına sadık özgün kendilik yoktur. Ancak, Dasein’ın diğerleri ile-
ve kendine-doğru-Varoluşu bu eksik kiplerin sahte yapısal öğelerinden büyük
ölçüde etkilenecektir. Winnicott açıklamaktadır:
Çocuk
rıza içine cezbedilmekte ve razı bir Sahte Kendilik çevresel taleplere tepki
vermekte ve onları kabul eder gibi olmaktadır. Sahte Kendiliğin içinden geçerek
çocuk sahte ilişkiler seti oluşturmakta, ve hatta kendini başka biri veya başka
bir şey zannederek gerçekmiş görünümüne ulaşmakta, böylece çocuk anneye,
hemşireye, teyzeye, kardeşe veya o an sahnede kim başatsa tam tamına ona benzer
bir şekilde büyüyebilmektedir. (s. 146)
Sahte
kendiliğin bu kabil savunmacı işlevlerinin doğası kişinin değişmez asli
amaçları için, açıkçası, "Hakiki Kendiliği gizlemek ve korumak için"
inşa edilmektedirler (s. 142). "Sahte Kendilik, Hakiki Kendiliği
savunmaktadır; ancak, Hakiki Kendiliğin potansiyel olarak doğruluğu kabul
edilmekte ve gizli bir hayata izin verilmektedir" (s. 143). Fakat gizli
hayatına izin verilen bu hakiki veya özgün kendiliğin doğası nedir? Winnicott,
yeterli bir açıklama sunmamaktadır; sadece kendini-ifadenin hakiki spontan
hareketlerine olan iktidara dikkati çekmektedir. Winnicott, "Hakiki
Kendilik, herhangi bir bireysel akli organizasyon mevcut olur olmaz tümden
gözükmektedir, ve sensori-motor canlılığın toplamından biraz daha fazla bir şey
ifade etmektedir" diye belirtmektedir (s. 149). Bu yeterli bir özgünlük
anlayışı mıdır? Özgünlük kavramı onun ile yol almaz ise, eğer onu talep etmez
ise, Dasein salt atılmışlığını herhangi bir dereceye kadar aşabilir mi? Açıkça
Dasein, fizyolojik olumsallıklarından daha başka bir şeydir.
Bir
düzeyde, özgün veya hakiki olmak, hakiki ve uygun doğuştan çabalar ve
özlemlerimizle uyum içinde davranmaktır. Muhtelif psiko-analitik alanlar
içinde, özgünlük, dürtü belirleyicilerin tesirine, kendinin ve çevrenin ego
hakimiyetine, nesne bağlılığına ilişkisel bağlanmalara sabitlenmeye ve aynalama
için ruhsal gereksinime ve hayati ve bağlanıcı kendiliğin basit temel biçimini
oluşturan zat-nesne deneyimlerinin idealeştirilmesine boyun eğme
olabilmektedir. Bu özgün çabaların doğası veya varlığı ne olursa olsun,
Winnicott onların var olduğunu, gizli tutulduğunu, ve savunmanın karakter
yapısı nedeni ile bilinçsizce muhafaza edildiğini varsaymaktadır. Winnicott
sahte kendiliğin, olgu yapay olduğunda "gerçek" olarak gözüken bir
role soyunduğu sonucuna varmaktadır. Bu gerçek-benzeri görünüş, içinde çocuğun
"eğer Hakiki Kendisi olarak
varolsaydı olacağı şekilde özel rol oynayabildiği" "taklit yolu
ile kişisel yaşama" şeklini almaktadır (s. 147).
Ancak,
Winnicott için, her zaman sahte persona maskesinin arkasında uyuyan, gizlenmiş ve
korunan hakiki kendilik mevcuttur. Sahte kendilik savunma olarak,
"neticede kendisinin ortadan kaldırılması ile sonuçlanacak olan, olanaksız
olana, Hakiki Kendiliğin istismarına karşı bir savunma"dır (s. 147). Ve
böylece sahte kendiliğin kökeninde, başa çıkması veya altında yok olması için
çocuğa kakalanan, diğer Dasein’ların eksik kiplerinden kaynaklanan muhtelif
ontolojik ve psikolojik zorunluluklardan ortaya çıktığı söylenebilir.
Dolayısıyla sahte kişilik takımyıldızı, kendisinin ölüm korkusuna tepki olarak
inşa edilmektedir. Bu kabil bir hiçlenme korkusu varoluşsal endişenin en arkaik
formu, Dasein’ın ölüme-doğru-Varoluşunun en ilksel inkarı olmaktadır.
Ortaya
çıkan sahte Dasein’ın hiçlenme endişesinin bilinçdışı yer değiştirmesi, çocuğun
en erken nesne ilişkilerinin kişilerarası matrisi içinde organize edilmiştir.
Bu bağlamda, Masterson (1981) sahte kendiliği "nesneye yapışmak ihtiyacı
tarafından motive edilen davranışlar düşünceler ve duyguların toplamı" ve
böylece ayrılma ve bireyselleşme özlemlerinin bastırılması olarak
tanımlamaktadır (s. 101). Çağdaş nesne ilişkileri teorisine göre, sahte
kendilik savunmacı olarak, en sonunda giderek bağlanıcı kendiliğin biçim verici
temeli haline gelen toplam zat-nesne temsillerine bütünlenme yetersizliğini temsil
eden, ayrılma endişesi ve terk edilme korkularını savuşturma aracı olarak işlev
görmektedir. Sonuç olarak, spontanlık, kendini-ortaya koymak için muhtariyet ve
yaratıcılığın ifade kapasitesinin ilerleme veya tamamlanmasını engellenmekte
veya önlenmekte ve sahtelik içinde kayıp olmaktadır.
Winnicott’un
gelişmeci modeli, Kohut’un (1971,1977,1984) psiko-analitik kendilik psikolojine
öngelir. Kohut için, hatırlanacağı gibi, kendilik iki kutuptan açıkçası, (1)
ihtiraslar ve çabalar kutubu ve (2) değerler ve idealler kutubundan şeklindeki
iki-kutuplu bir yapıdan oluşur.
İlki,
içinde özgün kendilik çekirdeğinin başlatıcılık, muhtariyet, hayatiyet, ve
kendini-ortaya koymanın merkez oduğu, zat-nesne deneyimlerine aynalamayı
oluşturmaktadır. İkinci kutup omnipotent ile birleşme ve özdeşleşme süreci,
sakinleşme, şaşırmama, zat-nesnelerinin içseliştirilmesi ve kendinin içruhsal
yapısal temeli haline gelmesi ile elde edilmektedir. Kohut (1978),
"varlığımızın merkezi olarak kendisinden tüm başlatıcılığın kaynaklandığı
ve tüm deneyim[ler]in sona erdiği yer" olarak kendiliğin önceliğinin,
dürtülerin vicissitudes yerine alması ile teorik olarak klasik teorinin
metapsikolojisinden uzağa gitmiştir (s. 95). Başlatıcılığın ve ruhsal
motivasyon merkezi olarak zat kendisinin yapısal bütünlüğü ve cohesionu için
zat-nesne deneyimlerinin kalitesine bağlıdır. Bu bağlamda, sahte kendilik
empatik akorlamada ve erken zat-nesne ortamında en uygun tepkisellikte
tekrarlayan başarısızlıktan gelişecektir. Eğer zat, diğerleri'nin narsisistik
gereksinimleri bağlamında tanımlanır hale gelirse, kendini-yatıştırma ve
kendine-saygı düzenlemesi kapasiteleri, boşaltılmış veya bölümlere ayrılmış
kendilik yapısı nedeni ile önlenmiş olmaktadır. Sahte bir kendilik muhtelif
kiplikler içinde ve sahteliğinin muhtelif derecelerinde ortaya çıkabilmektedir.
Daha
psikolojik olarak ayarlanmış sahte kendilik örgenleşmesi toplumsal uzlaşmaların
beklentilerine eşlik eden aşırı razı, itaatkar, sakin, kişilerarası nazik
tavırlar ile temsil edilebilmektedir. Bu temsil, boş konuşma, merak, ve
Muğlâklık kipleri içinde Dasein’ın Düşmüşlük olarak gündeliğine, benzer
olabilmektedir.
Kötü
niyet içinde birey, durumsal, tekrarcı veya karakteriyolojik olarak kendisinin
kişisel özgürlüğünü kabul etme sorumluluğundan kaçınmasının hizmetinde olan
özgün olmayan seçimler yapmaktadır. Diğer bir ifade ile, karakteristik olarak
özgün olarak seçmemeyi seçmekte ve "onlar"ın gündelik kipi içinde
düşkün Das Man olarak barınmayı tercih etmektedir.
Çağdaş
psikoanaliz için, Dasein’ın Düşmüşlüğe doğru eğilimi ilişkisel bağlanma,
duygusal-kişilerarası dahilliği ve zatın doğrulanması için birincil
motivasyonlara hizmet etmektedir. Sahte Dasein için, bu gibi koşullar zatın
içruhsal yapısal kırılganlıkları nedeniyle düzensiz/oransız bir biçimde
şiddetlenmiştir. Miller (1981) sahte gelişmenin özel bir biçimini, narsisistik
ebeveynler tarafından büyütülen ve kendilerinin zatı maliyetine her bir
başkanın gereksinimlerine yanıt vermeye ve akorlanmaya kandırılan bireyleri
tartışmaktadır.
Ebeveynlerinin
narsisistik gereksinimlerini yerine getirici nesneler olarak muamale gören
çocuklar erdemli ama bir trajik yetenek, empati yeteneği geliştirebilmektedir.
Yetenekli
çocuğun dramı boyunca sahte Dasein, kendi kendiliğının sevgi ve ilgisini
kazanmak için, ancak sadece hakiki kendiliğını feda etmenin yüksek maliyetine,
öngörülene empatik akorlanma, yanıtlama, ve diğerlerinin dileklerini karşılama
yetenekleri geliştirebilmektedir.
Daha
da kötü bir ayarlanma olarak, sahte kendilik teatral bir dış yüz takınan
"aktör"dür, fakat bu personayı başından atma yeteğinden de mahrumdur;
kendi rolü içinde aşırı tanımlanmış hale gelmekte ve bir-cephelilik içinde
özgünlüğünü kaybetmektedir. Jung'ın -analitik psikolojisinde, bir-cephelilik
zatın sahte olan ruhsal boyutunu ifade etmek için kullanılmaktadır. Jung’çı
bağlamda, birey'in personası ile bir-cephelilik, sıkışmış olan kollektif
bilinçaltının arketipsel doğası ile aşırı-özdeşleşme olacaktır. Jung’un Denklik
ve Entropi kavramı ilkeleri uyarınca, bir-cephelilik aşırı-vurgu ve zihni
enerjinin telafi edilmeyen boşalımı olacaktır, dolayısıyla ruhun içinde eşitsiz
bir şekilde dağılmış olacaktır.
Böylesi
bir-cephelilik başlığı altında birey, kendini bir "şey",
Kendisi-için-Varoluştan ziyade Kendiliğinden-Varoluş haline getirmeyi arar.
Winnicott (1960), "Hakiki Kendiliğın gerçeği hissettiği yerde, Sahte
kendilik varoluşu, kendinin gerçeksizliği duyumu veya gereksizliği hissi ile
sonuçlanır" şeklinde iddia etmektedir (s. 148). Ve, "verebileceğim en
iyi örnek, çok başarılı bir Sahte kendiliğa sahip olan, fakat tüm hayatı
boyunca hiçbir zaman varolmaya başlamadığı duygusuna sahip orta-yaşlı bir kadın
örneğidir" şeklinde devam etmektedir. (s. 142). Psikiyatrik bozukluğun
ciddi formları içinde, sahte kendilik sistemi, hiçbirinin kendi kendiliğının
kapsamlı kişiliğini tamamen oluşturacak kadar gelişmediği muhtelif kısmi-zatlar
organizasyonundan oluşmaktadır. Bu klinik olgu Laing’in (1969) "bölünmüş
kendilik" olarak söz ettiği şeydir. Bölünmüş kendilikta, tek bir sahte kendilik
yoktur, sadece kısmen detaylandırılmış parçalar kişiliği oluşturabilmektedir.
Daseinlar-analitik geleneği içinde, R.D. Laing, Ludwig Binswanger, Medard Boss,
Karl Jaspers, ve daha çağdaş olarak Rollo May için (bkz. Kockelmans, 1978),
sahte kendilik, bütünüyle sıkışmış Daseina yol açacak şekilde ontolojik
güvensizliğin içinde gelişmektedir.
Uçta,
zat ayrışmayı (disosasyon) deneyleyebilir veya vücütlanmış ve çözülmüş
veçhelerin bölümlenmesini deneyleyebilir.
4. Bilincin Çağrısı
Şimdiye
kadar, kendisini kendiliğin ızdıraplarının içinde özgünsüzlük olarak tutan
sahte Dasein’ın ontolojik ve psikolojik yapılarını betimledik. Dasein’ın
Dünyada-bir-varoluş olarak ontolojik önkonumlanışı sayesinde, kendilik
halen/şimdiden Varlığını oluşturan özgünsüz Varoluşsal kipliklere maruz
kalmaktadır. Dünyalılığa böylesi bir açılış, Dasein’ın oluşumu içine biçim
verici bir şekilde yerleşmiştir. Dolayısıyla Dasein’ın düşmüşlüğe doğru eğilimi
zorunlu ve kaçınılmazdır. Mamafih, eğer çevresel koşullar, Dasein’ın sıradan
ontolojik yapısını özgünsüzlüğün daha uç formlarına maruz bırakıyor durumdaysa,
tekil Dasein’ın sahte gelişimi savuşturulamaz.
Sahte
Dasein, dünyalı geçerliliği olarak kendiliğin üzerine baskı kuran
dünyada-Varoluşun önceden beri varolan eksik kipleri ile etkileşimden
kaynaklanmaktadır. Bu sahte ontolojik yapılar, aynı zamanda Dasein’i önceden
psikolojik eksiklikler geliştirmeye elverişli hale getiren, daha fazla
kırılganlıklara yol açmaktadır.
Böylece,
psikolojik zatın nitelikleri, Dasein’ın ontolojisi içinde fiziksel olarak
ortaya konmaktadır. Zatın bu kabil içruhsal ve yapısal sınırlamaları Dasein’ın
sahte varoluşuna ve dünyada-Varoluşun ve kendilik-yönünde-Varoluşun eksik
kiplerine daha da katkıda bulunmaktadır.
Sahte
Dasein içinde bağlamlaştırılan bu varsayımlar kabul edildiğinde, Dünyalılığin
kendisinin, kötü niyet ve psikopatolojinin birbirinin kopyası bol miktarda
bulunan şekillerine bulaşmış olarak, sahtelik olduğu, dolayısıyla özgün
olmadığı söylenebilir. Dasein kötü kaderini aşamaz mı veya özgün olmayan bir
biçimde yaşmaya mahkum mudur? Heidegger ve Sartre kendilerinin karşılıklı
kavramlaştırmaları içinde, nihayette zatın özgür olduğunu iddia edeceklerdir.
Ancak
özgürlük, Dasein’ın ontolojik oluşumu bağlamında vardır. Ricoeur için
(1965,1966), Dasein öncelikle, iradenin kendi günlük koşulları tarafından
teslim alınması anlamında, düşmüşlük olarak vardır. Sahte kendilik durumunda,
Dasein, kendi ontolojik ilişkisi sayesinde, Dasein’ın psikolojik gelişmesindeki
eksikliklere katkıda bulunan eksik çevre içine sıkışmıştır. Durumun bu oluğu
varsayıldığında, bu hatalı veya eksik yapı, Dasein’ın diğer bir eğilimi,
özgünsüzlüğün içine fazla daha da düşmesine yol açmayacak mıdır? Eğer bireyin
içine fırlatılıp atıldığı çevre. ontolojik olarak başlangıçtan beri yetersiz ise, bu,
Dasein’ın gelecekteki Dünyada-Varoluş durumunu baştan sona etkileyecek şekilde
sınırlamaz mı? Dasein’ın diğerleri içinde- ve ile-Varoluşu ve kendisiyle
birlikte Varoluşu hakiki özgünlüğe veya en azından böylesi bir imkanın
tümlüğüne büyük ölçüde engel olmaz mı? Ve özgürlük ve sorumluluk Dasein’ın
gelecek imkanları için nereye lâyıktır?
Sahte
Dasein’in kendi atılmışlığı üzerinde kontrolü yoktur (özgünsüzlüğün meşakkatı
içinde özgünlük olarak).
Mamafih,
Heidegger ve Sartre’ın ısrar edecekleri gibi, Dasein özgün olarak seçme,
özgürlüğünü fiiliyata geçirme dolayısıyla kendi imkanları haline gelme ve
onları gerçekleştirme kapasite ve sorumluluğuna sahiptir. Ancak, bu doğru bir
kabul müdür? Winnicott ve Kohut hakiki kendilik veya özgün Dasein’ın yapısal
olarak eksik, dolayısıyla sahte olabileceği noktasının altına çizmektedir.
Bu sahtelik beraberinde kendini-kandırmayı
getirebilicek olan sadece Dasein’ın tarihselliğinden değil; bunun yerine, it is
nedeniyle kaynaştırıcı kendiliğın psikolojik tabanını oluşturan
karşılıklı-etkileşimlerin gelişiminden kaynaklanmaktadır. Zatın içruhsal
temelinin eksik ve ağzına kadar gürültülü bilinçsiz/bilinçdışı etkinlik ile
dolu olması, böylece seçimlerini ve özgünlük izleği içinde Dasein’ın varsaydığı
kipleri etkilemesidir. Belki de sahte Dasein, diğer Dasein’lar içinde, daha
özgün olarak gelişmiş olan kapasitelere, dolayısıyla özgün bir duruşun içten
iyi niyetli davranış tarzları özelliklerini oluşturacak yeteneğe sahip
değildir. Bireyin içruhsal yapılarının, tümden sahte olmayan fakat ontolojik ve
gelişimsel oluşumları daha az sahte olan diğer Dasein’lar ile
karşılaştırıldığında sadece eksik olan sahte bir karakter organizasyonunu
ortaya çıkartacak denli eksik olması mümkün müdür? Sahte Dasein dinamik olarak
bu kabil sınırlamalar ile bilgilendirilen seçimler yapmaya mahkum mudur? Bu
yapılar, değişmez oluşumsal kırılganlıklar olarak sağlam bir biçimde yerlerine
yerleştirilmişler midir, veya azgelişmiş yapıların eğer kendilerine uygun
gelişme fırsatı verilirse kaldıkları yerden başlamaları için bir içsel
motivasyon mevcut mudur? Ve bu fırsatı, tanıma olarak Dasein’ın içebakışsal
kapasitelerinde değişikliği ve ardından kendi atılmışlığı bağlamında
özgürlüğünü fiiliyata geçirmeyi ne oluşturacaktır? Bu fırsat, aynı zamanda toplumsal
çevreden bir değişiklik talep etmekte midir? Saklanan hakiki kendilik, kendi
sahte yapısına rağmen özgün dışa vuruş için çabalamakta mıdır, veya bu sahte
yapı şimdiden kendi hakiki zatı veya özgün kipi olmuş mudur?
Eğer
kendilik, şimdiden Varlığın bir önselini oluşturan sahteliğe terk edilmişse, bu
durumda sahte Dasein özgünlük içinde yapısal (ontolojik ve gelişimselin olarak
her ikisi) olarak, fakat eksik kipler halinde mevcut olacaktır. Diğer bir ifade
ile, Dasein’ın sahte yapıları, Varoluşun bu eksik kiplerini haber veren
Dasein’ın ontolojik olumsallıkları verildiğinde, özgün elemanlardır. Ancak, bu
oluşumsal açıklar sahte Dasein’ı Dünyada-Varoluşunun daha eksik kiplerini, uçta
psikopatoloji geliştirmeye yöneltebilmektedir. Sahte Dasein gerçek bir
sistemdir; kendi gelişimi içinde boğulmuş olmasına rağmen birincil ve
hakikidir. Kısmen bu azgelişmiş yapılar nedeniyle, kendi potansiyeli içinde
şekilsizdir; böylece kendi içsel durumları varlığın olmanın özgün olmayan
kiplerin, doğrudan etki altına almaktadır. Sahte Dasein gerçek olmasına rağmen,
eksiktir ve zatın daha sağlıklı veçhelerinin serpilmesini engel olmaktadır.
Dolayısıyla, yalan veya sahtelik, özgünsüzlük kipleri içinde olmalarına rağmen,
gerçek olarak deneylenmektedir.
Bu noktada sormamız gereken: sahte Dasein’ın kendi
özgün imkanlarından hangi dereceye kadar sorumluluğu vardır? Sahte Dasein kendi
düşmüşlük ve kendi psikolojik kırılganlıklarının üstesinden gelebilir mi? Kendi
ontolojik ve gelişimsel durumunu değiştirebilir mi? Heidegger ayırt etmektedir:
"Gündelik Dasein’ın zatı, bizim özgün
zattan ayrı tuttuğumuz, onların-zatıdır --bu, kendi yolunda gitmekten
alakonulan zattır" (s. 167). Sahte Dasein kendi hakiki doğasını aşkın bir
imkan olarak kavrayabilir mi?
Sartre’ın
kendini-kandırma konusundaki konumuna benzer bir şekilde, Winnicott sahte
kendiliğin hakiki kendiliğin içsel gerçeklerini gizlediğini tutunmaktadır.
Bu
açıdan herhalde, Sartre’dan farklı olarak, bilinçdışı inkar edilemez. Bu özgün
dilekler, çabalar, ve özlemlerin her zaman bilinçdışının geceye benzer uçurumu
içinde gizli bir hayata sahip olmasına izin verilecektir, ve hayal kırıklıkları
sürecektir. Dasein’ın çekirdek
Varlığının kapkara kuyusu içinde ne çınlamaktadır,? Belki de "Varoluş-için-potansiyellik
olarak", kişinin tek başına sahip olduğu en değerli hazinesi Dasein’ı içinde serbest bırakılması gereken
Dasein’ın aşkın özgünlüğüdür (s. 222).
Heidegger
için özgünlük nihayette, ile içten özene doğru Dasein’ın sorumluluğunun
kucaklanması ile sınırları çizilmiş olan (dünyaya-ilişkinlik içinde)
kendine-ilişkinliktir. Bu özen, diğer bir ifade ile, sırası geldiğinde
kendi-dünyasına ilişkinliği içinde kendini daima göklere doğru yükseltecek
olan, ileri doğru taşınan özgünlük için bir boşluk açan Dasein’ın özgürlüğüne
sahipliktir. Heidegger için bu"çağrı bilincini", Dasein’ın içinden
gelen Dasein’ın sesini zorunlu kılmaktadır ki, Varoluşun çürümüş umum
gündeliğini aşmamız için ve Dasein’ı, Varlığının yeni bir imkanı için çağıran
bu özgün çağrı yanıtımızı beklemektedir. Bu, özgün imkana doğru-Var-olan özgün
Dasein’ın sesidir. Beni davet etmektedir, kendime doğru yönlendirmektedir.
İmkan-yönünde-Varoluşun hakiki imkanlarına doğru böylesi bir özgün ilişki,
Varoluşun daha yüksek birliği için patırtı kopararak, kendi deneyimimizden
doğmalıdır. Kişinin-kendisinin özgün Varlığı-olması "onlar"ın
existentiell bir değişikliğini gerektirmektedir ki "Dasein’ın (onların
içinden) kendisini kendi gaybından spesifik olarak kendine geri
getirebilsin" (s. 312). Özgün Dasein yaşamamak üzere ve içten seçerek
"tebdil et"meli ve ilk olarak kendi özgün
Varoluş-için-potansiyelliğini mümkün kılmalıdır. Dasein, bilincin ifşasının
içinden geçerek kendini bulmaya bir iç ses olarak gelir. Sesin alırlığı
Dasein’ı özgün kendiliğe çağırır ki bu özgün kendiliğin içinde zat
onların-zatlığının "üzerinden geçsin" ve kendi kendinin aydınlatılmış
anlayışı içinde kendi hakiki evini bulsun. Heidegger dile getirmektedir:
Bilinci bir "çağrı" olarak
tanımladığımızda kişi, bu çağrının Kendinin-zatlığı içinde onların-zatlığına
bir çağrı olduğunu zihninde tutmalıdır; Böyle bir çağrı olarak, zatı kendisinin
Kendi-olmak-için-Varoluş-potansiyelliğine celp etmektedir, ve böylece Dasein’
kendi imkanlarını ortaya çıkarmaya çağırır.(s. 319)
Bilinç olarak, Dasein kendini çağırır; çağıran ve
çağrılan kimsenin her ikisidir de. Bilincin sesi, bir çağrının özelliğindedir,
"kendisinin en fazla sahip olduğu suçlu-Varlığına celptir" (s. 314).
Ancak bu suç,ahlaki veya psikolojik suç değildir;
bunun yerine Dasein’ın, Dünyada-Varoluş-olarak kendi olma ve kendini
gerçekleştirmek için kendi sorumluluğuna karşı borçlu olduğu, farkına vardığı. yükümlülüğüdür. Dasein, bu
suç üzerine kendine ve diğerlerine herhangi bir şey "borçlu" olduğunu
kavramalıdır. Bu özen çağrısıdır, bu özen çağrısı, kendi gündeliği içinde, ne
ise o olmaktan başka yükümlülüğü olmadığının idraki, gaybından toparlanmasıdır.
Fakat ses ne demektedir? Hiçbir şey dememektedir. Böyle bir çağrının içeriği
veya cismi boştur; sözcüklerin olmadığı bir içsel ses, otoritenin olmadığı bir
çağrı, uyarının olmadığı bir celptir; sadece "özenin çağrısıdır."
Böylece, çağrı gerçekliğin içsel yol göstericisi, "Dasein’ın
Varoluş-için-potansiyelliğini gösteren" bir aydınlanma olmaktadır (s.
325).
Bu
çağrı, Dasein’ı kendini özgün kılmasında başka türlü olması mümkün olmayacak
şekilde onu sorumlu kılan, kendi suçu içinde deneylediği gizemden gelmektedir.
Bu gizem, her yerde hazır olan endişeyi uyandırır, kişi kendi
gerçekliğine doğru "kararlılık ve yüreklilik" içinde yönelir. Dasein’ın
ifşasının ayrık bir kipi olarak kararlılık ve yürekliliği, Dasein’ın
özgünlüğünün gerçekliğidir ki bu özgünlük gerçekliği, elde-hazır-olana alaka
olarak ve diğerleri-ile-Varoluşun yanı-sıra-Varoluşun kaygılı özeni olarak
"kişinin-kendisinin-olması"dır. Dasein’ın ile-Varoluşunun içinde
olumlu kaygı olarak, özgünlük, "diğerinin üstünden atlayıp öte tarafa
geçen” alakanın özel bir biçimidir; diğerinin "kendisinin özeni içinde
kendisine saydam hale gelmesi ve bunun için özgürleşmesi için" yardım eden
içten bir özendir (s. 159). Gene en eskiden beri var olarak, bu kabil bir
saydamlık Dasein’ın kendisi-yönünde-Varoluşuna özen olarak uygulanmalıdır.
Kişi
seviyesinde, gerçekten özgün Dasein idyosinkratiktir (tutkuludur); benzersiz
bir şekilde öznel ve kişiseldir. Heidegger bu konumu desteklemektedir:
Çağrı
bizi anlaşılması için Varoluş-için-potansiyelliği bahşettiğinde, bize ideal ve
evrensel bir kişiyi bahşeder; onu hali hazırda bireyselleşmiş ve bu özel
Dasein’a ait olarak ifşa eder. (s. 326).
Bu
bağlamda, özgünlük kendini düşünüp taşınan Varoluştur, kendini dönüştüren bir Varoluştur. Özgünlük
olarak, Dasein özendir. Özgünlük Dasein’ın şu şekilde bir imkanıdır; Kişinin
kendisine önceden
belirlenmemiş bir açıklık olma imkanı-yönüne-gelmesinin temel bir bağlılığı. Özgünlük bu durumda basitçe,
gündeliğin içine kendini-teslim etmiş katılımdan ziyade kendini-kapatmadan
kendilik içinde olan temel açıklık olmaktır. En saf şekli içinde
aşkınlık-yönünde-Varoluşa bağlılıktır.
Fakat
Heidegger’in nihai özgünlük belirlemesi ile ne yapmak durumundayız? Genel bir
muğlâklık duyumu ile bırakılmış durumdayız.
Özgünlük,
anlaşılması güç ve muğlak konuşmayan bir sesi
izlemektedir, görünmez bir istikameti göstermektedir, teşhis edemediğimiz bir
çağrıyı yanıtlamamız için celp etmektedir. Hala sahip olmaktan vazgeçilemeyen
bir yükümlülüğe çağırmaktadır. Belki de özgünlük sözcüklerin
tanımlayabileceğinin ötesindedir; kendi gerçekliğini sadece Dasein bilmektedir.
Özgünlük ve özgünsüzlük arasında böyle düzgün sınır çizgileri var mıdır? Olmadığını
düşünüyoruz.
Bu
karşıt kutup yerine, kendiliği özgünlüğün bir devamlılık üzerinde, bir kendini
kılma durumu içinde, özgürlüğün ortaya çıkması olarak bir gelişme olarak anlama
gereksinimindeyiz. Dasein’ın kendi Varlığı bu ontik-varolumsal( ontic/existentiell)
koşullar içinde erimez surette belirlendiğinde, özgün Dasein’ı özgün olmayandan
ayıran kriteri neyin oluşturduğunu nasıl belirlemek durumundayız? Eğer biz
kendimizi, Dasein’ın kendi ifşaatı içinde ifşa ediyor ve bu durumda kendimizi
ifşaatımız içinde keşfediyorsak, bu durumda sahte Dasein sadece
dünyada-Varoluşun, kendi gaybı içinde kendini bulma iktidarı ve kendi özgürlüğü içinde kendi özgünlüğünü toparlamanın
bir kipi olmaktadır. Dolayısıyla, sahte Dasein çağrıyı duymaya, mesajı
anlamaya, imkan yolunu izleyerek davete yanıt vermeye, ve kendi
Varoluş-yönünde-dönüşüm içinde atılmışlığını aşmaya muktedirdir. İmkanın ufku
Dasein’dır.
Özgünlük
sorusu boyunca, özgünsüzlüğün, Dasein’ın Varoluşsal ifşaatı içinde ontolojik
olarak oluşturulmuş olan özgün sahtelik içinde tutulduğunu gördük. Sahte
Dasein’ın dünyada-Varoluş olarak özgün olmayan davranış tarzına rağmen, sahte
kendilik durumunda bile, Dasein’ın, kendisi-için-potansiyelliğini anlaması ile
kendi özgün yönünde-Varoluş-imkanı içinde kendi özgünsüzlüğünü aşmasının mümkün
olduğunu tespit ettik. Diğer bir ifade ile, sahte zatın psikodinamik yorumundan
kaynaklanan iç-ruhsal eksiklik özelliklerine rağmen Dasein, kendi özgürlüğünü
fiiliyata geçirme konusunda kendini soylulaştırabilir. Belki de Heideggerci
felsefe ve psikoanaliz arasındaki ara yüzey, bize ile kendilik için imkanlara
bakmamız için daha temiz bir pencere sağlamakta ve bize ne olması gerektiği
konusunda daha derin bir idrak vermektedir.
Sonuç olarak, Dasein için, bir merkezin etrafında
yer olan iki keskin kenar olduğuna inanmaktayım. Açıkçası, özgün kendilik
merkezi aynı, ayrılmaz ve kipsel olarak ayırt edilmez olarak tektir ki bunun
içinde özgünlük ve özgünsüzlük Dasein’ın Varoluşunun çekirdek diyalektik mevkii
olarak sembiyoz
halinde mevcuttur. Dasein özgün ve saf olmayanın ötesindedir; böylesi bir
birleşmenin ifşası bütünlüğüdür. Sahtelik olgusu içinde gündelik, henüz
kendiliğin diyalektik konumuna zorunlu bir övgü olan eksik bir kiptir. Bu
anlamda, varoluş nötrdür; sadece Düşmüşlük için değil, aynı zamanda Dasein’ın
empatik kaderi olarak aşkınlık için de koşulları ortaya koymamaktadır. Seçim
sadece Dasein’ın olabilir. Zamana bağlı bir yapı olarak özgün Dasein, kendini
aralıksız olarak kendine açan ve kapayan bir hareket olup böylesi sert bir
sürecin içinde sadece kendi özgünlüğünü keşfetmek için özgünsüzlük kipi içine
girmektedir. BU süreç, kendini farkındalık, anlayış, ve eylemde uzağa taşıyan
ve yükselten devamlılık üzerinde süren bir hareket olarak, gerçekten özgündür.
Hegelci terimler bağlamında bu çift-merkez, sürekli iptal edilen, muhafaza
edilen, ve aşılan diyalektik bir süreç olarak Aufheben’dir. Dolayısıyla, özgünlük sadece bir an, belirlenmemiş
derhaldir. Kendisinin zamana bağlı inkişafı içinde sınırlanmış olarak özgünlük,
kişinin imkanları haline-gelmesi için Varoluşudur. Kendilik-için-imkan olarak
özgünlük, sadece birçok görünüş arasından bir görünüştür. Kendinden ortaya
çıkan ve kendi içinde geriye uzağa geçen, halen ne ise o olmaya varan, kendi
kendisi haline gelme sürecidir. Varolumsal (existentiell) olarak, kişinin
Varoluşun özgün olmayan kiplerini keşfi veya gerçekleştirmesi, hakiki
kendiliğin sonsuz aranışı içinde, kişinin özgün imkanlarını
gerçekleştirilmesine yönelik diyalektik bir hareketi emretmiyorsa bile zorunlu
kılmaktadır. Bu iki tarafı keskin kenar Dasein’dır.
(*)Çevirmenin notu: Metnin
orijinali ve referansları için members.tripod.com/~jonmills/Dasein.htm adresine bakınız.
Bu metnin çevirisi ile ilgili olarak Sahte Dasein Çeviri Notu dosyasına bakınız.
Çeviren: Doğan Özkan