LUDWIG BINSWANGER’İN PSİKOZ
GÖRÜŞÜ VE LOLA VOSS VAKASI1
“Ludwig BINSWANGER” kendi varoluşcu-psikanalitik yaklaşımı doğrultusunda yazdığı “BEING IN THE WORLD” adlı kitabında beş şizofreni vakasını incelemiştir.
BINSWANGER, vaka seçiminde dört kriter üzerinde durmuştur. Bunlardan birincisi; hastanın özyaşamına ilişkin yeterli bilgiye sahip olmak ve bu bilgiler ışığında vakaları yorumlayabilmesidir. Vaka yaklaşımında önem verdiği diğer kriter, hastanın içinde bulunduğu varoluş sürecini, sadece geriye dönük değil, o anda süregelen yaşantılar doğrultusunda ele alıyor olmasıdır. 3. kriter ise, şizofrenik varoluşta-kısa ya da uzun dönemli-şizofrenik patlamayı takip eden anormal davranış paternlerinin bulunmasıdır. Çünkü BINSWANGER’’e göre şizofrenik varoluş, ancak bu sürecin sonunda daha kapsamlı olarak ele alınabilirdi. Vaka seçiminde önem verdiği 4.kriter ise, mümkün olduğunca çok çeşitli vakayı ele alarak, sonuçların sadece belirli bir kategoriye dahil olmasını önlemektir.
BINSWANGER’’in ele aldığı vakaların üçünde akut veya kronik perseküsyon korkuları bulunmaktaydı. Bu da şizofrenide özellikle perseküsyon hezeyanlarının varlığını kanıtlar bir durumdu. Varoluşçu yaklaşımda, Ludwig BINSWANGER’’in üzerinde en fazla durduğu ve incelediği vaka “LOLA VOSS”un yaşam öyküsüdür. Vak’a özellikle perseküsyon düzeyinde bir batıl inanç olgusunu ele alması nedeniyle klinik çalışmalara ışık tutmaktadır.
KALITIM
Lola’nın babası; mavi gözlü, sessiz, bazen katı. Annesi, İspanyol ve G.Amerikalı bir anneden doğma melezdi. Nörotikti ve her zaman canlı, çok kolay ürkebilen, ama yaşamayı seven, her zaman birileri ile olmaktan, konuşmaktan ve gülmekten hoşlanan, güney ülkelerine özgü mizaçta biriydi. Tiroid problemi olan Lola’nın kendisinden bir yaş küçük erkek kardeşi ise neşeli, tamamen normal bir delikanlıydı.
ANAMNEZ
Babadan alınan bilgilere göre Lola, Dr. BINSWANGER’’in İsviçre, Kreuzlingen’deki sanatoryumuna geldiğine 24 yaşındaydı. Anne sütü emmişti ve çocukluğunda çok sağlıklıydı. Gelişiminde hiçbir problem yoktu. Oldukça şımartılmış bir çocuktu. Belli bir zamanda ondan istenenleri yapıp yapmamak konusunda hep özgür yaşamıştı. Babası ona herhangi bir şey söylediğinde, annesi ve büyükanne tarafından korunurda, ya da bunun tam tersi olurdu. Yaşamında her zaman ona cenneti sunan birileri vardı.
12 yaşında yüksek ateşle seyreden ağır bir tifoya yakalandı. Aşağı yukarı iki ay yattı. Bu dönem zarfında ilk anksiyete semptomlarını yaşadı. Örneğin, evlerinin yeterli derecede güvenli olmadığı sebebiyle geceleri büyükannesinin evinde kalıyordu. G.Amerika’da doğan Lola, 13 yaşında Almanya’da yatılı bir okula gönderildi. Okulda devamlı erkek gibi davranarak bir kız çocuğu olduğunu reddediyor, baskı, kavgacı, erkeksi davranışlarda bulunuyor, yaşıtları ile geçinemiyordu. 14 yaşındayken G.Amerika’ya döndü. İlk seneler sadece zevk arayan, dans etmek ve danslı yerlere gitmekten hoşlanan bir dönem içindeydi. Elişi yapıyor, yağlıboya ile çalışarak vakit geçiriyor, genel olarak aktif bir yaşam sürüyordu. Ancak zaman içinde kendini odasına kapama gibi bir eğilim göstermeye başladı. Katolik arkadaşlarının etkisiyle oldukça dindar olmuş ve protestan babasına karşı bir tutum takınmıştı.
20 yaşına gelen Lola katıldığı bir toplantıda İspanyol bir doktorla karşılaştı. Aşık olduğu bu adama karşı hissettiği ciddi duygularını kendi ailesine bildirdi. Ama doktor henüz mesleğinde ve sosyal yaşamında yerleşmiş değildi ve bir aile geçindirecek parası yoktu. Oldukça ciddi, mantıklı, sessiz ve hesaplı yaşayan bir kişiydi. Lola’nın babası duruma karşı oldukça tedirgin ve itici bir tutum takınmaya başladığında Lola, isyankar bir tavır almaya başladı. Çoğunlukla oruç tutmayı sürdürüyordu. Neşesiz, depresif bir yapıya bürünerek, ya evlenme isteğinin yerine getirilmesini aksi takdirde yasa gireceğini söyledi. Tüm bu zamanlar içinde anne Lola’nın yanında, babaya karşı bir tavırdaydı.
Daha sonraki yıllarda Lola aşağı yukarı 22 yaşındayken, annesi ile Almanya’ya gitti. Seyahatten kısa bir süre önce, bavulundan yanına almak istemediği bir elbise çıkarılmadıkça, yola çıkmayı reddettiğini söylemeye başladı. Ancak arzusu yerine getirilince vapura binip seyahate devam ediyordu. Sonuçta İspanyol doktor, nişanlısını görmek için Almanya’ya gitti, ve iki haftalık beraberliklerinde Lola, sakin, dengeliydi. Önceleri ilgisiz olduğu giyim kuşamına daha çok önem vermeye başlamıştı. Tiyatro, sinema gibi eğlence yerlerine daha çok vakit ayırıyordu. Bütün bunlarla eskiye kıyasla daha neşeli bir tablo çiziyordu. İspanyol doktorla aralarındaki yazışma daha sonra da devam etti ve ertesi yıl Mayısta doktor Lola’ya yazdığı mektupta, şimdi daha güvenli bir konumda olduğunu, ancak hâlâ evlenmeyi düşünmediğini ve hasta annesine bakmak zorunda olduğunu söylüyordu. Bu mektup üzerine Lola, büyük bir çöküntüye uğradı.
Oldukça melankolikleşmiş ve batıl itikatlı bir tutum almıştı. Devamlı dört yapraklı yonca arıyor, çeşitli objelere karşı dayanılmaz bir tiksinti duyuyordu. Özellikle şemsiyeler ve lastik pabuçların ona kötü şans getirdiğini söylüyordu. Oteldeki oda hizmetçisinin kambur olduğunu fark ettiğinde oteli terk etti.
Sanatoryuma girmediği yılların çoğunu, Almanya’daki teyzeleri ile yaşadı. Teyzeleri onu, annesine karşı kışkırtıyorlardı. Anne memleketine döndüğünde, Lola’nın teyzeleri yüzünden annesine duyduğu iticilik o kadar fazlaydı ki, bir daha annesinin odasına girmedi. Annesi ile ilgili her şey onun için “cadı kazanından” gelen bir şey gibiydi ve anneden gelen her obje yok edilmeliydi. Elbiseler, diş fırçaları, iç çamaşırları gibi... Onları ya saklıyor, ya birilerine veriyor ya da küçük paketler halinde kaybediyor ve yahut satıyordu. Hatta çamaşırhanede annesinin çamaşırları ile yıkanan kendi çamaşırlarını giymemeye başladı. Annesinin kullandığı dolmakalemi dışarıya attı. Annesinin oturduğu masada bir daha yazı yazmadı. Sonunda tüm elbiselerini kesti. Bunu takip eden yılda, bir konsültasyon sonucu doktorlar ona evlenmesini tavsiye etti. Hormon iğneleri ve tiroidi ile ilgili ilaçları alan Lola, sonuçta bir sinir mütehassısına gitti. Kendisini doktor olduğunu söylenmeyen bir doktorla tanıştırıldığında, hekim ona batıl itikatları olduğunu ifade edince, onu bir daha görmedi. Dönemin sonlarında İsviçre’deki nişanlısından gelen mektup üzerine İsviçre’ye gitmeye karar verdi. Nişanlısı ona İsviçre’de bir buluşma teklif etmişti.
Lola’nın Sanatoryumda kaldığı dönemden gözlemler: Lola, orta boylu, güzel bir kızdı. 25 yaşlarında görünüyordu. Canlı ve hayat dolu bir yüz ifadesine rağmen, hareketleri katı ve sertti. Yaşam stili, canlı ve açıktı, ancak konuşması güç, sıkıntılı ve yabancı gibiydi. Yüzü dikdörtgen ve oval arasıydı. Total yapısı astenik olmakla beraber piknik tüp görünümündedir. Sanatoryuma hiçbir çamaşırını ve geceliğini, elbisesini getirmemişti. (Babasının yolculuğun amacının onu hastaneye yatırmak olmadığını söylemiş olmasına rağmen) Babasının onu sanatoryuma yatırmasından dolayı kızgın değil gibiydi. Kendisini hasta olarak kabul etmemesine rağmen hemşiresini itiraz etmeden kabullendi.
PSİKOLOJİK RAPOR
BINSWANGER’’in raporuna göre Lola’nın iyi bir zihin yapısı vardı. Zeki ve akıllıydı. Çok yalan söylüyordu, büyük bir yalan söyleme kapasitesine sahipti. Her şeyi kendi çıkarına göre değiştiriyor, şikayet ve amaçlarını kendine göre şekillendiriyordu. Doktorun kendisiyle daha iyi iletişim kurabildiği yemek saatlerinde bile kendiliğinden tek bir kelime bile söylemiyor, ancak sorulunca “evet”, “hayır” ya da “bilemiyorum” gibi tepkiler veriyordu.
Oldukça katı, dikkatsiz, ilgisiz, hiçbir heyecan yaşamıyormuş ve uğraşılarından hiçbir mutluluk duymuyormuş gibiydi. Çocukluğundan beri epeyce şımartılmıştı. Çocukça inatçılıklar gösteriyor, yaşı ile zihinsel gelişmesi arasında genel bir dengesizlik gözleniyordu. Tüm davranışlarında, önceden tahmin edilmeyen durumlar sergiliyordu. Örneğin; Bir gece partisine gitmeye söz veriyor, giyiniyor, ama birden çok yorgun olduğunu söyleyerek yatağa giriyordu. Diğer taraftan eğer bir partiden hoşlanıyorsa, orkestra susana kadar durmaksızın dans ediyordu. Ya da bir ilacı, birkaç kez aldıktan sonra bunun kendisine zarar verdiğini ısrarla söyleyerek bir daha almayı reddediyordu.
Sanatoryuma geldiğinin ilk günü, babasının evine kaçtı ve tüm itirazlarına rağmen geri getirildi. İlk dört haftayı kapalı koğuşta geçirdikten sonra açık koğuşa alındı. İlk günler hipnotize edilme korkusu yaşıyordu. Hasta bakıcıya “Bana öyle bakma, beni hipnotize etmeye çalışıyorsun” diyor, bunun böyle olmadığı konusunda her seferinde ikna edilmesi gerekiyordu. Birkaç gün sonra daha rahatlamış görünüyordu. Hipnotizma konusu bir daha tekrarlanmadı. Herhangi biri bundan söz ettiğinde korkusunu yenmek için Lola hemen “Hipnozu biliyor musunuz? Hipnotize edilmek istiyorum” diyordu. Bu konuda bildiği tek şey; kitabını okuduğu ve filmini gördüğü bir hipnoz sahnesiydi. Uykusu ve beslenmesi yerindeydi. 10 günde bir buçuk kilo aldı. Sürekli aynı elbiseyi giyiyordu. Bir çift pabucu vardı ve şapkasızdı. Çarşıya çıkmayı reddediyor, Kreuzlingen’de yaşadığı günleri kendisine hatırlatacak hiçbir şeyle karşılaşmak istemiyordu. Batıl inançları zamanla azalıyor görünüyor ama sanki bunları saklıyor ve göstermeye çalışıyordu. Batıl inançları alaya alan bir filmi seyrederken seyircilerin gülmelerine katılıyor, diğer zamanlar; suskun, heyecandan yoksun, kırgın, tedirgin ve endişeli görünüyordu. Edilgen biçimde .................... aşırı bir inatla tedaviye karşı koyuyordu. Sanatoryumdakilerin bahçeyle uğraşması konusunda onu ikna etmeye çalışmalarına rağmen kendi başına kalmak istiyor; arada resim yaparak, kitap okuyarak zamanını geçiriyordu. Ancak çok zor olduğunu söyleyerek ciddi edebiyat kitapları okumuyordu.
Doktoruna karşı, zamanla gelişen bir karşı koyuş sergileyen Lola, onu kendisine yalan söylemekle suçladığı için, sene sonunda bir başka doktor tedaviye devam etmişti. Lola’nın yeni doktoruna karşı tutumu çok arkadaşça ve dışa dönüktü. Yeni elbiseler giymeyi kabul ediyor, kendinden daha fazla bir şeyler vermeye çalışıyordu. Zamanla yoğun ketlenmesine karşın anksiyetelerinden bahsetmeye başlamıştı. Doktoruna son altı sene içindeki yoğun batıl inançlarını anlattı. Batıl inançları küçükken, büyük annesi ve diğer akrabalarıyla New York’da kaldığı zamanlarda başlamıştı. Teyzelerinden biri, dokuz günlük bir rahatsızlıktan sonra beklenmedik bir şekilde ölmüştü. Bu olaydan daha önce bir falcı Lola’ya ailede beklenmedik bir şey olacağı konusundaki tahminini söylemişti. Teyzesinin ölümünden sonra ise Lola akrabalarına, onun öleceğini önceden bildiğini ifade etmişti. Bu olay onun batıl itikatlara karşı tutumunu güçlendirmişti. Erkek ve kadın kamburlara karşı inançları da yine New York’ta başlamıştı. Bir gün kambur bir kadınla karşılaştıktan sonra bir arkadaşından, kendisine mektup yazmadığı konusunda şikayet içeren bir mektup almıştı. Bu nedenle bir kambur gördükten sonra hoş olmayan olaylar yaşaması, sadece tesadüften ibaret değildi. New York, itikatlarını yoğunlaştırdı. Belirli bir elbise giydiği zaman bir arkadaşına mektup yazdığında, o arkadaşına bir kötülük geleceğinden korkmaya başlamıştı. Korku, onu zaman zaman arkadışına mektup yazmaktan alıkoymuştu. Bu düşüncelerini doktoruna açmak için Lola’yı ikna etmek, çok uzun zaman alıyordu. Her seferinde doktoruna açılmamak için yeni bahaneler buluyor; bunları anlatmanın uzun zaman alacağını ya da doktorun kendisiyle alay edeceğini ileri sürüyordu. Ancak, aynı zamanda bu yaşantının tahammül edilmeyecek kadar güç olduğunu da kabul ediyordu.
Daha sonraları nişanlısını görmesinin, korkulu düşüncelerinin yoğunlaşmasına sebep olduğunu söyledi. Zorlayıcı davranışların üstesinden gelebilmek için çok gayret sarf ettiğini ve bunların nişanlısının başına kötü bir şey geleceği korkusundan kaynaklandığını söylüyordu. Zamanla batıl itikatları çok yönlü durumlara kadar yayıldı. Örneğin: Dört tane güvercini bir arada görmesi, mektup alacağına dair bir işaretti. Çünkü dört rakamı İspanyolca’da “cuatro” şeklinde yazılıyor ve Lola’ya göre bu kelimenin içindeki c-a-r-t harflerinden oluşan kelime İspanyolca’da “mektup” anlamına geliyordu. Diğer bir örnekte ise; Lola ne zaman sokakta altı lastik baston taşıyan bir adam görse, geri dönüyordu. Çünkü İngilizce’de baston anlamına gelen “cane” kelimesi İspanyolca’da “baston” olarak yazılıyordu. Lola “on” hecesini ters çevirdiğinde ise ortaya İngilizce’deki “no” kelimesi çıkıyordu. Lastik ise İspanyolca’da goma idi. Bu kelimenin ilk harfi İngilizce’de “git” karşılığı olan “go” idi. Sonuçta altı çizili bu iki kelime yan yana konduğunda “(no go)” gitme, “geri dön” anlamına geliyordu. Lola bu ve bu gibi düşüncelere uymadığında kendisine kötü bir şey olacağına inanıyordu.
Sekiz ay sonra Emy adlı bir hemşirenin gelişiyle tüm anksiyetesinin ondan kaynaklandığına inanan Lola’nın durumu gittikçe daha karmaşık olmaya başladı. Emy sevimli ve narin yapılı bir kızdı. Lola ona “O”-“she” ya da “O kişi” – “that one” diyordu. Emy, Lola’nın babasının şemsiyesine benzeyen, bir şemsiye taşıyordu. Hastabakıcının şemsiyesi odanın ve koridorların bir çok yerinde duruyor, görünüşü Lola’yı çok ürkütüyor ve kendisini çok daha fazla hasta hissetmesine sebep oluyordu. Bu olayı takip eden haftalarda Lola, çok daha endişeli ve adeta eziyet çekiyormuşçasına bir görünüm almaya başladı. Emy’nin şemsiyesini ilk kez kendi banyosunda görmüştü. Bu durum onu korku duymasına neden oluyordu. Bir çok kişiye şemsiyenin banyosunda hiçbir yere dokunmadığına dair yeminler ettiriyordu. Banyosundaki el havlusunu ya da diş fırçasını, şemsiye ile herhangi bir şekilde temas etmiş olabileceği düşüncesiyle, kullanmayı reddediyor, hatta aynı nedenle bardağını dahi kullanmıyordu. Yeniden elbiselerini giymemeye ve onları herkese vermeye başladı. “O kişinin”, odasının bulunduğu koridorda çalıştığının farkına vardığı zaman, öylesine hastalanıyordu ki başka bir binaya gönderilmek zorunda kalıyordu. “O kişi”ye rastladığı zaman delireceğinden korktuğunu ısrarla söylüyordu.
Lola, tüm bu korkularını, doktoruna yazma izni aldığında daha huzurlu olmaya başladı. Sanatoryuma gelişinin onuncu ayında yaşadıklarını, doktora şöylece ifade ediyordu: “Beni anlamadığınızın farkındayım. ama burada çektiğim sıkıntıları bir daha çekmek istemiyorum. Kendimi daha çok ifade etmek istiyorum ama yapamıyorum. Bu, dünyadaki en acı şey. Bazı olayların doğrulanması batıl itikatlarımı güçlendiriyor. Kapalı hücrede geçirdiklerimi hiç unutmayacağım. Villa Roberta olayı, en kötüsüydü. Çünkü hiçbir şey söylemezsem, oradan çok çabuk çıkacağımı biliyordum. Ama hiçbir şey söylememek de batıl inançlarımı yoğunlaştırdı. Babamı “O kişi”ye dokunurken hayal ettiğim zaman en büyük üzüntü yaşıyorum. Böyle günlerde eve gidip, babamı görmeyi reddediyorum. Bana olan herhangi bir şeyden değil, ama yukarıda olan nedenlerle hayatımı yaşamam tamamen umutsuz. Villa Roberta’dan ayrıldıktan sonra kendimi daha iyi hissediyorum. Ancak büyük korku, beni terk etmiyor. Yani “O”nun buraya gelebileceği, “O”nu görmesem dahi, buradan geçebileceği düşüncesi beni umutsuzlaştırıyor. Bu eve girdiği ilk andan itibaren, dünyadaki bütün kötü şansları beraberinde getireceğine inanıyorum. Adım attığı her yere kötü şans götürüyor ve ben bu düşünceden kendimi alıkoyamıyorum. Böyle bir olay olmadan önce, buradan ayrılmanın daha iyi olacağını düşünüyorum. Bunları size söylediğim için çok üzgünüm, ama her gün içinde bulunduğum yoğun bir korkuyla yaşayamam. Bütün bu çektiklerimi, nişanlım için çekiyorum. Onu, dünyadaki herkesten çok seviyorum. Bütün bunlara, onu herkesten çok sevdiğim için katlandım ve şimdi bütün bunları unutmak istiyorum. Belki zamanla değişirim. Şimdilik hemen hemen iyiyim. Tüm sorunum bu anlattıklarım.” Birkaç hafta sonra, doktora tekrar yazarak yine başına korkunç bir olayın geldiğini ve bu nedenle artık orada kalamayacağını söyledi. Terasta dinlenirken önünden “o” geçmişti. Lola, korkusundan orada duramayacak hale gelmiş, kendisini nasıl koruyacağını bilememişti. Kötü şansın kendisini tekrar yakaladığını söylüyordu. İçinde onu ürküten bir şeyin yaşadığını hissediyordu.
Lola, hastaneden dışarı çıkmayı da reddediyordu. Çünkü “O”nun nerede olduğunu bilmiyordu. “O kişinin”, aynı kitabı okumuş olması korkusuyla kütüphaneden kitap almayı da bırakmıştı. Hatta yeni aldığı bir elbiseyi “O” gördüğü için iade etmek istedi. İki ay sonra Lola, tekrar bir hezeyan dönemine girdi. Bir seferinde “Onu” uzak bir mesafeden gördüğünü zannederek, diğer bir seferinde de “O”nun bisikletini, başka bir hemşirenin mutfak kapısına bırakması yüzünden büyük bir korku yaşadı. Uzun bir süre mutfak kapısına bırakılan bisikletin, yemekleri zehirlediği korkusuyla açlık grevi yaptı. Daha sonra, sadece tereyağını yememekte ısrar etti, ancak bunun nedenini açıklayamadı. Diğer bir gün bir battaniyeyi, “O”nunla ilişkisi olan bir kadının dokunmuş olabileceği düşüncesiyle bir daha kullanmadı. Başka bir günde “O” olması ihtimaliyle bir kadının peşinden koşmuştu. Kadını gözden kaybettiğinde ise onun “O kişi” olmasından endişelenmişti. Ertesi sabah hastaneden bir yetkiliye telefon açarak, bir önceki gün “O kişi”yi görüp görmediği konusunda kendisini ikna etmesini istedi. Durum o kadar dayanılmaz bir hal almıştı ki doktor Lola’yı, bu şekilde davranmaya devam ederse o hemşireyi odaya bizzat kendisinin getireceğini söyleyerek korkuttu. Buna çok üzülen Lola, öfkeli bir şekilde doktora bağırmaya başladı. Ancak bu olay üzerine, daha önce korkudan giymemiş olduğu giysileri, tekrar odasına yerleştirerek bir tanesini üzerine giydi.
Bu sıralarda Lola yanında bir başka hemşireyle, elbiselerini yenilemek için Zürich’e bir gecelik bir gezi yaptı. Yola çıkışının sabahı hemşireye, penceresinin önündeki bahçede genç bahçıvanın çalışmasını istediğini söyledi. Böylece, sabah gördüğü ilk kişinin, genç bir adam olması ile şanslı bir günü yakalayacağına inanıyordu. Fakat bu isteği yerine gelmedi. İstasyona giderken ve aktarma yapacakları her trende gözlerini ve kulaklarını elleriyle kapatıyordu. Zürich’e yaklaşırken birden panikleyerek “bir şey” gördüğünü ve o gün alışveriş yapmıyacağını söyledi. O an kendisini mutlu ve huzurlu hissetmişti. Çünkü ertesi gün orada olamayacakları için kimse ona alış-verişten söz etmeyecekti. Zürich’te ucuz ve kapıcısı olmayan bir otelde kalmak istiyordu. Bu konuda herhangi bir sorun çıktığında daha önce kullandığı “no” kelimesi çağrışım yapıyordu. Sonunda istediği gibi bir otel bulundu. Ertesi sabah ucuz bir mağazaya gittiğinde gözleri kapalıydı. Hemşire ona refakat ediyordu. Beğendiği bir elbise seçti. Ancak satıcının şaşı olduğunun farkına varır varmaz büyük bir korkuyla mağazadan dışarı çıktı. Bir başka dükkanın girişinde ise kitaplar sergilenmişti. Bir tanesinin üzerinden rahip resmi gören Lola’ya göre bu dükkanda artık onun için kayıptı. Bu şekilde alış-veriş yapacağı bir mağaza kalmamıştı. Daha sonra herhangi bir dükkandan ucuz ve güzel olmaması şartıyla bir şeyler almayı kabul etti. Satıcıların kadın olmasını istiyordu. Ayrıca hiçbir elbisenin üzerinde kırmızı olmayacaktı. Çünkü geçen yaz giydiği elbise kırmızıydı. Sanatoryuma dönerken tüm paketleri kendi taşıdı ve kimseye rastlamamaya dikkat etti. Odasına döndüğünde hastabakıcının tüm eski elbiseleri çıkarmadan yenileri yerleştirmesine izin verdi. Lola hemşirenin, odanın tozunu almasına itiraz ettiğinde: “Peki doktorun yarın ne diyeceğini düşünüyor musun?” sorusuna “Doktor nasıl olsa her şeyi biliyor, ve ben de bunun sadece batıl itikat olduğunu biliyorum” şeklinde cevap verdi. Doktora yazdığı tüm şikayetlerde ve anlatımlarda tekrar tekrar tarifsiz korkusundan bahsediyordu. Bu da Lola’ya göre, gelecek yıllarda tüm bu olayları hatırlayacağını ve bu hatırlayışın kendisi için dayanılamayacak kadar korkunç bir ihtimal olduğunu gösteriyordu.
Lola, hastanede yaşadığı günlerdeki durumunu her zaman doktoruna anlatmaya çalışıyor, belki kendi sorunlarını çözmeye bir çare bulur diye, verdiği her nasihatı dinlemeye söz veriyordu. Daha sonraki olaylar doktoruna gerçekten güvendiğini kanıtlamıştı. Bir gün doktoruna hemşire kelimesini tekrar etmemesi için adeta yalvardı. “Bu kelime beni o kadar acıtıyor ki, hayatım boyunca en acılı anım olarak kalacak” diyordu.
Bir başka zaman mektubunda şunları yazıyordu:
-İçimde öyle bir üzüntü duyuyorum ki, bunun daha kötü şeylerin olacağının bir ifadesi olmasından korkuyorum. Bu nedenle huzursuzum. Size rica ediyorum, lütfen bu duygularımın “O”ndan kaynaklanıp kaynaklanmadığı konusunda beni aydınlatın. Bu konuda daha fazla yazmak istemiyorum. Çünkü dikkatli olmam konusunda devamlı sinyal alıyorum. Bu nedenle neler olabileceğini bilemiyorum.
Lola’nın doktoruyla görüştüğü ilk seanstaki gibi, heyecansız, duygusuz olmadığı, bundan sonraki satırlarda kendini gösteriyordu.
-Size olanları açıklamak ve böylece beni anlamanızı sağlamak için her şeyin nasıl olduğunu anlamak istiyorum. Bu güne kadar olanlar korkunç, tüm tariflerin ötesinde duygulardı. Şu an bunlar benim için dünyadaki en üzücü şeyler ve bundan sonra nişanlım için kaybolmuş bir kişiyim. Onu o kadar çok seviyorum ki, sadece bu nedenle hastayım. Onu kendisine rastladığım ilk andan beri bir saniye bile unutmadım ve en üzücü şey de onu beni her zaman düşündüğünü hissetmem.
Lola hakkında sadece bir tek rüya biliniyordu. Onun kendi kelimeleriyle rüyası şöyleydi:
-Rüyamda, ölmüş olan büyükannem yatağını buraya yollamıştı ve birden gelip o yatağın üzerine uzandı. Daha sonra bitişikte duran benim yatağımın üzerine uzandı. Çok korkunçtu. Büyükannemin benim yatağımda öylece yatacağını düşününce, size gelip bütün bu olanları anlattım. Siz, bana büyükannem için başka bir yatağınız olduğunu söylediniz. Bundan çok güven duymuştum. Daha sonra rüya başka yönde takip etti. Ama bu sefer daha çok rahatsız oldum. Yatakta gördüğüm “Cama” kelimesinin İngilizce sesli söylenişi “kam” idi. “kam” sesi İngilizce’de “come” yani “gel” demekti. Tüm bunların bir arada oluşu bilmiyorum kötü bir anlama mı geliyordu.
Lola’nın Bellevue hastanesindeki tedavisi on dört aydan biraz fazla sürdü. O sıralarda teyzesi hastaneye telefon ederek, Lola’nın ailesinin artık o’nun İspanyol doktorla evlenmesine izin verdiklerini söyledi. Bu nedenle de Paris’te İspanyol doktorla bir görüşme ayarlandı. Lola buna aşırı derecede sevindi. Bu nedenle nişanlısı daha sanatoryuma gelmeden, kendisi bir daha dönmemek üzere Bellevieu’yu terk ederek Paris’e teyzesiyle buluşmaya gitti. Vakanın bundan sonraki kısımlarında Lola’nın doktoruna yazdığı mektuplardan söz edilmektedir, bu mektuplaşma dört yıl sürmüştür. Hastaneden ayrıldıktan bir hafta sonra Lola, ilk mektubunda Paris yolculuğunun çok iyi geçtiğinden söz etmekteydi.
Pasaportundaki fotoğrafın değiştirilmesini istiyordu. Çünkü bu resim ona Bellevieu’deki kötü günlerini hatırlatıyordu. İki gün sonraki mektubunda Lola, kendisini çok iyi hissettiğinden söz ediyor, her şeyin çok iyi gittiğini söylüyordu. Hatta bir zamanlar, gördüğünde uğursuzluk getireceğini sandığı kambur kişilere olan tepkisine rağmen, kuaförünün de bir kambur olduğunu söylüyordu. Lola mektubunda terapistine hastanedeki personele selam söylemesini rica ediyordu.
LOLA’NIN DOKTORUNA
MEKTUPLARINDAN ALINTILAR
17 EKİM
Bir tiyatro ve bir sinemaya gitmişti. Kendini daha iyi hissediyordu. Ama Lola, doktorla aralarında geçen konuşmaları, sırları unutamadığından söz ediyordu. O anları rüyasında görüyor, bazen de tam uyanırken gördüğü bir rüyayı hatırlayarak şimdi bunların ne kadar uzak olduğunu anımsıyordu. “Size eski pasaportumu niye yolladığımı merak etmiş olmalısınız. Paris’e “o’nun (hemşirenin) sık sık dokunduğu pasaportla gelmenin sakıncalı olacağını, her şeyin yeniden mikroplanacağını düşünüyordum. Artık onu kullanmak istemiyorum.
29 EKİM
“Kendimi çok iyi hissediyorum. Yüzeysel olarak neşeli görünüyorum. Çünkü artık hastanedeki korkularım yok. Ancak beni endişelendiren tek şey, kendimi bildiğiniz başlıca nedenlerden dolayı mikroplu hissediyor olmam” diyordu. Lola, nişanlısına Paris’e döndüğünü hâlâ söylememiş olduğu için, terapistinin tavsiyesini istiyordu. Doktorun ona yapması gereken en doğru şeyi söyleyeceğine inanıyordu. Bunun da nedeni, nişanlısının cevabının ne olacağını bilmemesiydi. Ama terapistin öneri cevabın ondan şahsen istiyordu. “Çünkü, diyordu “o’nun kız arkadaşı olan sekreterinizin bana sizin ağzınızdan mektup yazacağını düşünüyorum”.
2 KASIM
Lola, nişanlısına mektubu kendisinin değil, teyzesinin ya da kuzeninin yazmasını istiyordu ve nişanlısının kendisi hakkında ne düşündüğünü merak ediyordu.
Mektubunda şöyle diyordu;
“Evlenmeyi düşünemeyeceğimi biliyorum. Çünkü o zaman mikrop alma konusunda endişelerim olacak ve farklı şeyler düşünmem gerekecek ve bu bana çok zor geliyor.” Mektup şöyle devam ediyordu: Tiyatrolara sık sık gidiyordu, her şey çok iyiydi. Ama tiyatrolardan çıktıktan sonra kendini mikroplu hissediyor ve o zaman gelecekten çok korkuyordu.
7 KASIM
Lola’nın hisleri aynen devam ediyordu, çok yorgundu. Acaba bir hastaneye yatmalı mıydı? Daha doğrusu, doktorunun bildiği gibi bir sanatoryuma mı gitmeliydi?
24 ARALIK
Lola, terapistine yeni yıl kartı ile iyi dileklerini yollamıştı. Terapistinin mektubu da ona güven vermişti. Onun tavsiye ettiği sanatoryumu dolaşmıştı. Hastanenin parkı ona Bellevieu’yu hatırlatıyordu. Sanatoryumdaki doktorunu da sevmişti. Yani, yıl başında oraya yatmayı düşünüyordu. Dinlenmeye çok ihtiyacı vardı.
3 ŞUBAT
Lola’nın sanatoryuma yatışı bazı nedenlerden ötürü ertelenmişti. 3 Şubat tarihli mektubu, yazdığı ilk İspanyolca mektuptu. Telaşlı ve bir çok düzeltme ile yazıldığı açıkça görülüyordu. Yoğun anksiyetesinden, sanatoryumdaki doktoruna olan güveninden söz ediyor ve terapistinden ona mektup yazmaya devam etmesini istiyordu. Terapiste, mektubu İspanyolca yazma nedeninin bir obsesyonundan dolayı olduğunu açıklıyordu ve şöyle devam ediyordu: Çok sevdiği ve aynı zamanda bir çok obsesyonunun nedeni de olan nişanlısı, Paris’teydi. Lola’nın da Paris’te olduğunu biliyordu, ama bir hastanede kaldığından haberi yoktu. Lola’nın en büyük korkusu, nişanlısının onu görmek isteyeceğiydi. Hâlâ o kadar çok mikrop taşıdığına inanıyordu ki, terapistinden nişanlısını o gün Paris’i terk etmeye ikna etmesini istiyordu. Terapistinin bunu yapacağından emin olmak istiyordu. Bu nedenle iyileşmek için her şeyi yaptığını ve bir ay içinde onu görmeye gideceğini söylüyordu. Ancak bu imkansızdı. Nişanlısının hastaneye geleceğinden korkuyordu, acaba hastanede kalmaya devam etmeli miydi?
14 ŞUBAT
Lola, bir önceki mektubunu unutmuş gibiydi. Çünkü hastaneye ilk gelişini anlatıyordu. Bina ona Bellevieu’daki kapalı koğuşları hatırlatıyordu. Hastabakıcısı, kendisinin de bir zamanlar Bellevieu’daki koğuşları bildiğini söylemişti, ancak kız Fransız’dı. Bu yüzden Lola pek fazla etkilenmemişti. Kısa bir süre sonra başka bir binaya yerleşmişti ve orayı da çok sevdiğini ifade ediyordu. Burada doktoru, çok sempatik olmasına rağmen ona her şeyi anlatamıyordu. Çünkü kendisinin değişeceğine inanmıyordu. Acaba orada daha fazla kalmalı mıydı?
1 MAYIS
Doktoru Lola’yı birkaç hafta için terk etmişti. Lola’nın akrabaları tarafından gönderilen bir başka doktor onu tedavi ediyordu. Lola onu sevmemişti. Acaba terapisti teyzesine mektup yazıp, Lola’yı yalnız bırakmasını ve bu doktoru artık göndermesini mi söylemeliydi?
2 HAZİRAN
Teyzesinin, terapistine yazdığı mektuptan, Lola’nın hallüsinasyon içinde olduğu anlaşılıyordu. Bir aydır aşırı ajitasyonlu hastaların koğuşunda yatıyordu. Korkunç bir anksiyete içinde olduğu için başka bir koğuşa geçirilme isteği reddediliyordu. Lola’nın ailesinin tek ümidi ona bakmakta olan Prof.Janet’deydi. Prof. Janet, Lola’nın “kaybolmuş vaka” olmadığını söylemişti. Ancak Janet’in ikinci vizitinden sonra Lola, inatla doktoru görmeyi reddetti, neden olarak da bu doktorun da ailesi tarafından gönderildiğine inanıyor oluşunu göstermişti. Paris’teki Fransız hastanesine yattığından beri ailesine karşı düşmanca bir tutum geliştirmişti.
Onlardan gelecek olan herhangi bir insanı kabul etmiyor, onların istediklerini yanına almıyordu. Prof. Janet başka bir sanatoryumu tavsiye etmişti. Acaba terapisti bu tavsiye için ne düşünüyordu. BINSWANGER’, bu sanatoryumu ona kendisi tavsiye ettiği için Lola’nın sadece kendi emirleri üzerine hareket ettiğini ifade ediyordu.
15 HAZİRAN
Lola, Prof. Janet’den söz eden bir mektup gönderdi. Terapistinin Prof. Janet’yi tanıdığına inanıyordu. Janet için iyi bir doktor demelerine karşın Lola, onu kendi doktoru olarak göremiyordu, bu yüzden bir açıklama yapmıyordu. Aslında Lola biraz daha iyi görünüyordu. Eski rahatsız edici düşüncelerinden daha az söz ediyordu ve son üç aydır hiçbir rahatsız edici düşünce üretmemişti. Mektubu şöyle devam ediyordu:
“Ailem benim daha iyi olduğuma ve burada daha da iyileştiğime inanmıyor. Çünkü bir hastanın aslında çok daha çabuk iyileşmesi gerektiğini düşünüyorlar. Bu da beni çok üzüyor”
8 ARALIK
Lola, terapistine yazmayı çok istediği halde, bunun kendisi için imkansız olduğunu söylüyordu. Eylülden Kasıma kadar çok kütü günler geçirmişti. Hastaneyi terk edip, memleketine dönmek istiyordu. Hastanedeki sempatik doktoru, akrabalarının Lola’yı ziyaret etmesini yasaklamış, onlar olmadan da iyileşebileceğini söylemişti. İlerleyen günlerde başka bir sanatoryuma geçen Lola, Paris’te ilk yattığı hastaneye dönmek istiyordu ve oradaki sempatik doktorun onu iyileştireceğine inanıyordu. Terapistine mektubunda “beni en az sizin anladığınız kadar anlıyor” diye yazmıştı.
Nişanlısı – sekiz gün içinde – ne yapmayı düşündüğünü soran bir mektup yazmıştı, aksi halde başka planları olacağını bildirmişti. Lola, tüm bu sözlerin ailesi tarafından söylettirildiğine inanıyordu. Daha sonra, ailesinin nişanlısına mektup yazdığını öğrenince çok üzüldü. Aslında nişanlısı da onun ailesine, yazmamalıydı. Lola şöyle diyordu:
“Ona kendimi geçen yıla göre daha iyi hissettiğimi ve birkaç ay içinde kendisini görebileceğimi söyledim” Eğer nişanlısı bu fikre uyar ve ailesine yazmamaya söz verirse, çok daha çabuk iyileşeceğine de değinmişti.
25 EKİM
Bu mektuptaki el yazısı daha iyi ve kelimeler de daha büyük yazılmıştı. Lola mektubunda ailesinin sebep olduğu üzüntüleri anlatıyordu. Kendi özel düşüncelerinden dolayı ailenin hiçbir ferdini görmek istemezken, annesi Haziranda ona bildirmeden ziyaretine gelmişti. Lola bu konuda şöyle diyordu: “Hiç kimse bana beklemediğim bir sürpriz yapmamalı. Çünkü o zaman üzerimde uzun süreli etkili olan düşünceler üretiyorum”.
Bu arada nişanlısı Paris’e gelmişti. Lola, nişanlısının onu görmek istemediğini bile bile gelişine çok kızmıştı. Eğer o istediği için gelmiş olsaydı, durum daha farklı olabilirdi. Böylece Lola, nişanlısını ani bir şekilde Paris’ten uzaklaştırdı. Ona hâlâ mektup yazmak istemiyordu. Bu yüzden her zaman olduğu gibi terapistten tavsiye istiyordu. Birkaç gün sonra gelen mektupta Lola’nın teyzesi; yeğeninin durumunda hiçbir değişiklik olmadığını ve odasında bir nevi inziva hayatı yaşadığını bildiriyordu. Lola’nın aileden kimseyi görmek istemediğini ve manik düşüncelerle dolu olduğunu yazıyordu. Lola’nın ikinci mektubu dört ay sonra geldi, sanatoryumdan çıkmıştı, çünkü kendisini çok iyi anlayan doktoru ölmüştü.
Hayatında ilk defa olarak perseküsyon ve üstüne alınma fikirlerinden söz ediyordu. Yazısı titrek ve düzensizdi. “Size daha önce korkunç insanların peşimde olduğunu, benim hakkımda her türlü kötü şeyi söylediklerini yazmadım. Odama geldiklerini ve beni dışardan merakla seyrettiklerini biliyordum, ben onları tanımıyorum ama onlardan bahsedeceğim. Çoğu G.Amerika’lı ve Fransa’ya kabul edilmiyorlar. Onlar yanlış insanlar ve sadece öldürmek için sokağa çıkıyorlar. Yabancılar tarafından uzun süre seyredilmek beni çok üzdü. Ailem de onlar tarafından hasta edildiğimden etkileniyor. Bunları yalnızca size yazıyorum. Geçirdiğim tüm deneyimleri size aktarıyorum. Kimse beni anlamıyor ve şeytanca şeyler planlıyorlar. Bu yüzden çok dikkatli olmalıyım”.
Lola, ismini belirtmediği bir yere belirli bir zaman için gitmek istiyordu, terapistine doğrudan G.Amerika’ya gitmesinin doğru olup olmayacağını soruyordu. Uzun zamandır bu kadar kararsızlık yaşamamıştı. “Lütfen karınıza saygılarımı bildirin, kart için ona teşekkür ettiğmi iletin, yazmak için fırsatım olmadı. Bu insanlardan kurtulunca ona yazacağımı söyleyin. Her şeyin iyi gitmesini temenni ederim. Saygılar”.
Biswangen’e göre Lola’nın püberte çağında bir erkek çocuk gibi davranışı ve kendisinin bir erkek çocuk olduğuna dair inancı, dikkate alınması gereken bir durumdur. Hastane yaşamı boyunca negatif anne kompleksini, kötü şans taşıdığına inandığı güzel yüzlü hemşireye yöneltmesi, ayrıca kambur kadınlar ve rahibelerden korkması, Lola’nın seksüel yapısındaki homoerotik öğeleri göstermektedir. Freud’un paranoya teorisini göz önüne aldığımızda ve bunun yanında Lola’nın daha sonra düşmanı olarak gördüğü kişilerin de kadın oluşu, bu sonucu çıkarmamıza bir neden oluşturmaktadır. Ancak Lola’nın normal heteroseksüel eğilimleri olduğu da, göz ardı edilmeyecek bir gerçektir. İçten duygularla nişanlısını sevmesi, hastaneden ayrılırken, penceresinin önündeki çiçeklerle genç bahçıvanın ilgilenmesini istemesi ve daha sonraları balolarda dans ederek eğlenmesi bu eğilimi ortaya koyan gerçeklerdir.
Lola’nın çocukluğu, psikopatolojisi hakkında bize bazı bilgiler vermektedir. Lola, oldukça şımartılmış ve kendi üstünde hiçbir yetkeye boyun eğmeyen bir çocuktu. Çocukluğundan yetişkinliğine kadar olan eğitiminde, hiçbir zaman kendi kendisini desteklemek gibi bir olasılığı öğrenememiş, ancak dıştan gelen korunmalarla yaşamını sürdürmüştür. Bu yetiştiriliş tarzı, onun tüm yaşamını kaplamış ve hastalığını egemen kılmıştır. Zaten Lola’nın çocukluğu da hem kişisel yapısı hem de eğitimi nedeniyle ruh sağlığı açısından normal diyebileceğimiz bir norm içinde gelişmemiştir. Zeka düzeyi, ortalamanın altında görünmektedir. Hakkında yazılmış olan tüm raporlar iyi gelişmiş bir zekaya sahip olduğunu göstermemiştir.
Lola’nın kendi içsel desteğinin zayıflığı, 12 yaşlarında ciddi bir hastalık olan tifoya yakalandığında, evinden kaynaklanan güvensizlikten dolayı, daha da yoğunlaşmıştır. Kendisinin ifadelerinden, hayalet vs... gibi bir korkusunun olmadığı ortaya çıkmış, evde hissettiği güvensizlik, eve gelen dilencilerden korkma ve mastürbasyon yapışından kaynaklanan bir anksiyeteden kaynaklanmıştır. Diğer yandan güvensizlik ve anksiyete, zayıf düşen sinir sisteminin bozuluşu ile diğer fizik enfeksiyonlara bağlanmıştır. Bu dönemdeki anksiyetesinin, daha sonrası psikozunun içeriğini belirtmesi mümkündür. Ancak, BINSWANGER’, bu görüşü paylaşmamaktadır. Aksine, Lola’nın sinirlerinin zayıflamasının ortaya çıkardığı kolay yakalanabilen enfeksiyonlar, güvensizliğe neden olmuş, onun iç yapısını zedeleyerek, güvensizlikten kaynaklanan akut anksiyetenin başlangıcını oluşturmuştur. Böylece, her yönüyle bozukluk gösteren şizofrenik yapı, ilk yaşlarda oluştuğundan, anksiyetenin ortaya çıkışını, şizofreninin ilk dönemlerinin semptomu olarak yorumlayabiliriz.
Raporlardan anlaşıldığına göre, Lola 13 yaşlarında yatılı bir Alman evinde kaldığı dönemde, erkek bir çocuk gibi davranıyor, kavgacı, dominant, mücadeleci bir özellik ortaya koyuyordu. Yine raporlara göre, başarılı olduğu ilk senelerde yaşamayı seven, danstan hoşlanan bir çocukken, aynı zamanda yalnız kalmaya da eğilim göstermekteydi. Bu dönemde kendisini odaya kilitlediği anlar da oluyordu.
Yaşamının tüm bu kısmı, belki de onun patolojik batıl inançlarının başlamasına neden olmuştur. Kendi söyleyişine göre bu olaylar 17-19 yaşları arasında ortaya çıkmaya başlamıştır. Tüm bunlar bir şizofrenik sürecin başlangıç noktası ile bağlantılı olabilir. Gerçekten de Lola’nın, nişanına itirazından dolayı babasına karşı aldığı tutum, sık sık diyet yapması, neşesinin azalması ve depresyonu, çevresindekileri tekrar hastalanacağı yolunda ürkütmesi, şizoid ve psikopatinin psikojenik reaksiyonları olarak görülebilir.
LOLA VAKASININ VAROLUŞSAL
BAĞLAMDA PSİKOPATOLOJİK KLİNİK YORUMU “BINSWANGER’”
Lola’nın vakasında “dünyevi” ya da “sıradan olmak” diyebileceğimiz varoluş (Dasein-Verwetlichung) sürecini gözlemiş bulunuyoruz. Bu süreç; kişinin kendisini, “kendi olma”nın gerçek ve özgür potansiyeli ile belirli bir dünya düzenine terk etmesidir.
Tüm benzer vakalarda varoluş; dünyanın artık istenildiği gibi özgürce yaşanmasına izin vermez, bunun yerine belirli bir yaşam düzenine sınırlamalar getirerek o yaşamı sahiplenir ve üzerinde baskı kurar. Bu duruma teknik bir terim olarak, kişinin varoluşunun dış dünya tarafından yutulması şeklinde açıklayabileceğimiz, Geworfenheit (thrownness) “fırlatılıp atılmışlık” diyebiliriz.
BINSWANGER’, yukarıda, gittikçe yoğunlaşan bir baskı altına alınmış belirli bir yaşam düzeninin; bir idealin oluşumunda oynadığı önemli rolü göstermiştir. (Extravagant) Çevreye uymayan bir ideal; kişinin kendisi olmasını ve ufkunu geliştirmesini sağlamak yerine kendisi olma olanaklarını öylesine kısıtlar ki, varoluş ancak kendi içinde oldukça belirgin ve daralan sınırlar çerçevesinde gerçekleşebilir. Bu sınırların dışında, yani sosyal çevre içinde varoluş, gittikçe daha kısıtlanır ve adeta tek bir yaşam düzeni, ya da yaşam modeli içine sıkışır kalır.
Günlük yaşam dili ile ifade edersek, bu gibi vakaların ortak yönü; insanların kendi gerçekleri ile, dış gerçek arasında bir uyum sağlayamıyor, olmalarıdır. Psikopatolojik dille ifade edecek olursak, bu kişiler şizoid tipi temsil ederler. Böylece şizofrenik durumlar “emilmenin, yutulmanın daha ileri dönemi” olarak ele alınmalıdır. Çünkü artık varoluş, sadece tek bir yaşam düzeni tarafından gittikçe daha fazla egemenlik altına alınıyor, demektir.
Daha eski vakalara kıyasla Lola, hiçbir zaman kendi gerçeğini dile getirmemiştir. Ancak, ne istediği kolayca anlaşılabilmiştir. Onun ideali, yalnız olmak ve dünyada tek başına bırakılmaktı. Ta başından beri tek başına olmayı yeğlemişti. Kendisini odasına kilitlemek istiyor, hiç kimse ve hiçbir şeyin ona yakınlaşmasını istemiyordu. Lola, güven ve huzurunu bozan dünyada, daima kaderini ve şansını zorlayarak korunuyordu. Bu nedenle kendisine garip ve yabancı ya da ürkütücü gelen her şey, ondan uzakta tutulmalı ve ya ortadan kaldırılmalıydı. Tüm bu gelişmeler, özgür olmayan kendi iç gerçeğini, ona ters düşen her olgudan korumak içindi. Lola’da diğer vakalardan farklı olan şuydu: Lola esrarengiz, nedeni anlaşılamayan, acayip bir varoluştan korkuyordu. Ancak belirli ritüeller uygulayıp kendisini bu anlaşılamayan, gizemli varoluştan koruyabildiği zaman ikna oluyordu. İnsan, devamlı pusuda olan korkuyu kontrol edemediğinde bu kördüğüm, varoluş uçurumu üzerinden geçer ve kişinin varoluşu bu sonsuz uçuruma yuvarlanarak panik ve anksiyete atakları yaşanır. BINSWANGER’, gizemli bir varoluş anksiyetesinden içsel bir gerçeğin oluştuğunu, bu gerçeğin de varoluşu kabul etmek olduğunu ileri sürer ve böylece iç gerçek anksiyeteden oluştuğuna göre, duyulan korkunun da kişiyi anksiyete atağına götürmesi kaçınılmazdır. Kierkegaard şöyle der: “Kişinin kendisi olmama arzusu, yani “benim” “kendim” olmama isteğim, hem de aynı zamanda inatçı bir şekilde ve kişisel özdeşliği korumak için “kendim” olmak arzusu, anksiyete duygusu içindeki umutsuzluğu oluşturur. Tüm bu olaylarda, yani “kendim olmama arzusu ve kendim olma isteğim” içinde, sevgi varoluşun önemli bir yönü olarak terk edilmiştir ve sadece umutsuzluk yaşanmaktadır. Lola’nın vakasında yaşanan umutsuzluk da, dünyada şu ya da bu şekilde varolma değil, zaten dünyada var olmaktan duyulan umutsuzluktur.
Kişinin kadere olan bağımlılığı, medeni ve modern insanın ne kadar primitif (ilksel) olabileceğini göstermektedir. Varoluş açısından bu ilkellik, insanın yapısındaki eksiği, boşluğu (gap) ve güçsüzlüğü göstermektedir. Varoluşunu taşımayan bu güçsüzlük, onun kendi yaşamında ayakları üstünde duramayarak, kendisini varoluş zemininden uzaklaştırdığı bir durumdur. Bu zayıflık nedeniyle varoluşunu üstlenemeyip, yabancı güçlerin sorumluluğunda bir yaşantıyı yansıtmaktadır. Tüm bu açıklamalar, Lola vakasında aşırı düzeyde görülmektedir.
Lola’nın yaşam biçimi, gölün üstünde, her adımda kırılabilecek ince bir buz tabakası üzerinde yürümek gibiydi. Kendisine uzatılan en küçük saman parçasına bile ümitsizce sarılıyordu. Bu, aynı batıl inançlara sarılmak gibiydi. Lola’nın yaşamında, devamlı olarak bir dehşetin içine düşme; daha doğrusu çıplak korku ile yüzyüze gelmekten korkma durumu görülmektedir. Yani onun hayatı, sallanan bir ipten düşmek ya da buzda batmak gibi bir korkuyla yüz yüze gelmeyi sürekli olarak barındırmaktadır, bu da yaşamının her zaman sallantıda olduğu hissini ortaya koymaktadır.
Her iki ayağı da yere sağlam basıyor olanlar, koltuk değneği ya da herhangi bir dış desteğe ihtiyaç duymazlar. Lola, gibi kişilerin varoluşu, yaşayış tarzları, bu kişilere garip gelebilir ve bu söz konusu durumları bir zayıflık, isteksizlik ya da hastalık gibi temellere oturtarak açıklamaya çalışırlar. Lola’nın varlığı, kendisini terk etmiş ve yabancı güçlere yenilmiştir. Böylece kendi varlığı, otantik olmayan olasılıklar tarafından emilmektedir. Yani varlığı ona; kendi seçmediği, “self”ine yabancı gelen güçler tarafından kabul ettirilmeye çalışılmaktadır. Diğer bir deyişle, ancak boşluğa fırlatılıp atılma durumundaki “atılmışlık” (throwness) duygusu ile varolabilmektedir. Ancak atılmışlık duygusu da varoluşun bir parçasıdır. Atılmışlığın anlamı; baştan çıkarma, geçici güven verme, yabancılaşma ve varoluşun bir kördüğüm haline gelmesidir. Böylece Lola’nın yaşamını olumsuz etkileyen yabancı güçler, self’e yabancı olmakla birlikte varoluşuna yabancı değildir.
Varoluş, gizem ve dehşetle çevrili olduğu için, bunlardan kaçış mümkün değildir. İnsanoğlunun korkusu, mutluluğu, acısı, ancak dehşetin varlığını kabul ederek mümkün olabilir. Gizem, dehşet ve korkuyla mümkün olduğu kadar yakın olmak ve ancak böylece kendini rahat hissetmek, insanın varoluşunu sağlamaktır. İnsan için bu durumda iki seçenek vardır. Birincisi, dehşete egemen olmak onun eğilimlerini sezmektir. Diğeri ise, yaşam ve yaşamakla çok ciddi ilişkide olan seçim konusudur. Seçim, dehşetin lanetlendiği sanılan olaylar, insanlar ve objelerle, kendi arasında mesafe koyma doğrultusunda bir seçimdir.
Modern insanın iddialı kültürüne rağmen, kendisini tatmin etmek için gerekli gördüğü durumlarda tahtaya vurması ve ya karşısındakine “nazar değmesin” anlamına gelen “tahtaya vur” deyişi, aynı Lola’nın davranışı gibidir. Kaderin fesatlığı ve güvenilmezliğine rağmen insanoğlunun ona karşı kendini savunması, sadece bu kadarla kalmaktadır. Bu bakımdan modern insan da her ne şekilde olursa olsun, aynen Lola’nın yaptığı gibi, yaşamda kendisine göre kötü olan her şeyle arasına mesafe koymaktadır. Lola’nın ilk savunma biçimi olan “yaşam kehaneti”, bir oyun gibiydi. Bu sebeple dikkat çekicidir. Lola’nın kendini korkunç saldırılara karşı korumaya çalışması ve bu saldırıların amaçlarını da tahmin etme çabaları bizleri oldukça etkilemektedir. Lola hecelerinin içinde bulunduğu kehanette, yapması gerekenlerle ilgili işaretler arıyordu ve bundan sonrası artık onun vereceği kararlar olamazda. Lola yaptığı yorumlarda, çeşitli dillere başvuruyor, heceleri düzenliyor, harflerin sırasını değiştiriyor, bütün batıl inançlardaki basit özellikleri ortaya koyuyordu. Göre çarpmayan masum detaylarla ilgileniyor, kendini kaderin görkemli büyüsüne kaptırıyordu.
Tabu
Kişi için tabu olarak kabul edilip uzaklaştırılmaya çalışılan insan ya da objenin, mekansal yakınlığı psikolojik motivasyonun, ya da objektif mantığın yerini alır. Dünyaya atfedilen kompleks olgular, aynı zamanda bir de olumsuz olarak eş zamanlılık gösteriyorsa, mantık büsbütün ortadan kalkar. “Lola”, belirli bir elbiseyi giyerek, arkadaşına mektup yazarsa, kötü bir şey olacağına inanıyordu. Çünkü yazı yazarken o elbiseyi giymenin ona kötülük getireceğini düşünüyor ve bu fikir onu sürekli olarak rahatsız ediyordu. Babası ona yeni bir şemsiye aldığında; kambur bir kadına rastlaması onun kamburlara ve şemsiyelere karşı olan tabusunu ortaya çıkarıyordu. Bu inançlar doğrultusunda hemşire Emy’nin şemsiyesi, onun için bir olumsuzluk sembolü haline gelmişti. Bu noktada Lola’nın erkeksi karakterini dikkate alırsak, kendisine tabu olarak hemşireler arasındaki en güzel ve en çekici olan Emy’i seçmesine şaşırmamak gerekir. Tüm bunlar göz önüne alınınca asıl ilgilenmemiz gereken konu, böyle bir tabu patolojisini luşturan imgelerdir. Dünyanın ekseninin Lala’nın varsaydığı gibi kendimizden de üstün bir gücün etkisinde olduğunu düşünürsek, bir kambur görmenin kötü şans getireceğini düşünmek gibi bir inanç, şaşkınlıkla karşılanmamalıdır. Hatta bu inançlar, belleklerimize yerleşerek, benzer olaylarda yeni olgu ve objelere yansıtılarak üzerimizden hiç gitmeyecek bir olumsuzluk olarak kalacaktır.
Lala’nın kader teması; temel “varoluş kaygısı” “gizem” ve “batıl inançlarla bütünleşmektedir. Kierkegoard anksiyetenin anlamını araştırırken “kaderin içeriğinde anksiyetenin anlamını araştırdığında, kaderin içeriğinde anksiyetenin yokluğunun” farkına varmıştı. Bu konu, daha sonra Heidegger’in antolojik görüşlerinde de yer almıştır. Bu antolojide anksiyetenin yokluğu, dünyada kendiliğinden bir varoluş olarak yorumlanmıştır. Çünkü anksiyetede dünya önemsizleştirilmiştir. Bu yüzden insan, varoluşunu hiçbir zaman anlamamıştır. Ancak insan, anksiyete yaşayarak dünya ile karşı karşıya geldiğinde, “dünyada kendiliğinden varoluşun” anlamı ortaya çıkar. Anksiyete; insanın varoluşu, bilinmezlik içine fırlatılmış gibi yaşayışı, savunmazlığı, korunmazlığı içinde varlığını sürdürüşü ile bağlantılıdır. Anksiyete, insana bir şeyler yapabilme olasılığını da yaşatır. “oala” vakasında ise devam farklıdır. Çünkü Lala, kendisini tekrar bulabilme ve kendine yetebilme olasılığını yaşamadan, anksiyetenin içine girmiş ve orada kendisinin bile farkında olmadan yaşamıştır. Yaşadığı boşluk, garip ve bilinmez bir güç gibidir ve boşlukla başa çıkmayı başaramadığı için, her olgunun içinde bazı nedenler aramış ve kendine atfedilen birşeyler bulmaya çalışmış, kendince bir şeyler aramıştır. Bunları, yoğun obsesif kompulsif yaşam içinde gerçekleştirdiği için, gücünü tüketmiştir.
Gücün tükendiğinde zayıflayan benlik yapısı savunma amacıyla, kelimelerden, çevrede olup biten olaylardan anlamlar çıkarıp, dış gerçeklerin yerine kendi içsel gerkçeklerini (psişik realite-pychico reality) yaşayabilir.
Yunanlıların kahinlere başvuruşu gibi sanki kaderin kötü habercilerine körü körüne bağlanmaktaydı. Yunanlılar işaret sistemlerini geleneksel bir mirastan alırken, Lala kendi işaret sistemini yaratmış ve bu işaret sistemlerini objektif ve geçerli olarak ele almış, veya bunları objektif bir güçten gelen mesajlar gibi algılamıştı.
Lala’nın batıl inançları tamamen özel inançlardı. Ancak diğerlerinin başvurduğu batıl inançlarla ortak olan yönü, insanların sürekli olarak varoluş anksiyetesinden uzaklaşmak istemeleri ve sonunda kendi gerçek selflerine kavuşmak arzuları, ya da dinsel inanç sahibi olarak, huzur aramalarıydı.
1. Prof. Dr. Gülsen Kozacıoğlu (1947-2002) (İstanbul Üniversitesi-Psikoloji Fakültesi) yayınlanmamış notlarından alınmıştır.